Salı, Nisan 25, 2006

severim güneşi ve çimlerde oynamayı

ayşin ve beste. uluslararası ilişkiler
vizesinden önce. kuzey çimler.

..

..

Pazartesi, Nisan 24, 2006


gunesli gunlere...!

Çarşamba, Nisan 19, 2006

yeni arkadaşım

Tesadüflere mi inanmalı, gerekliliklere mi, kadere mi? Sanki her şey önceden hesaplanmış, hayatıma kimler girecekse tek tek saptanmış.
dün akşam petekte otururken ve konuşurken ve anlarken, böyle dedi -nasıl olur, istanbul'da 6 milyon kız var, neden sen, neden ben... kader mi bu, dedi.
daha önce de oldu böyle şeyler, alışığım aslında. ama hala şaşıyorum, hala seviyorum dünyanın oyunlarını; dün gece iki kızıla boyalı saçlı, mor converseli kızı boğaza karşı yan yana oturtan, kıkır kıkır güldüren minik hesaplarını.

Cumartesi, Nisan 15, 2006

so blue... ya da siyaset biliminin insandan götürdükleri

bir yanlış karar ya da karar verilmeden yapılan bir iş insanın hayatını nasıl mahveder... işte benim bütün hikayem. iyisiyle kötüsüyle bir tane hayat var elimde ve çeşitli baharatlar bu hayattan ne pişer diye. bazı şeyleri yapmak hoşuma gidiyor, hep böyle üzgün değilim. güzel bir müzik, iyi bir roman, yakın bir dost... küçük anlar, ve kısa anlardan medet uman sıradan bir insan işte, topu tamamı. bütün gün sıkılıp bunalıp akşam bir saatliğine kafamı dinlesem kar gibi. ya da şimdi çello çalmaya çalışıp yayın ağırlığından ruhuma bir parça anlam katmaya çalışır gibi. onun dışında sık sık sinir krizleri, ağlama nöbetleri, isyanlar. en büyük dert de bu okula nereden geldim.
[aslında benim için tuhaf bir şey değil bu; xxxx'e mesaj göderin falınız cebinize gelsin mesajına da cevap veririm ben, otistiklik var biraz, daha doğrusu komutlarla yaşama işte. düşünmeden. karar vermeden. bir zamanlar birileri çalışan kazanır, sen de çalış kazan, falan demiş besbelli ben de herkesin gittiği yoldan gidedurmuşum. sonra birden durmuşum. kendimi bomboş bulmuşum.]
ilkokul 4. sınıftaydık. sınıf arkadaşlarımı örgütlemiş, bir oyun çıkartalım demiştim. olmadı sonra, çalıştık falan ama beceremedik, tam hatırlayamıyorum. ama hep "tiyatrocu" olacaktım o zamandan sonra. bir yandan da bale vardı zaten.
sonra orta 1'de tiyatro insan'a gitmeye başladım. ama nasıl, sabah akşam. akımda başka bir şey yok. sonra okulda devam etti. liseye geçti benle, atölyelere girdi çıktı, kuram kuram kitaplar devirdi, bordo bordo perdeler önünde ışıl ışıl gözlerle bekledi. şimdi bana çok uzak, çok yabancı bir heyecandı o. çocuk gibi, deli gibi bir şey. tadını, rengini unuttum ama kokusu aklımda az çok. toz, pudra ve hipnotik poison. başka biri olmak, ne kadar da deli manyak bir şey, aklım almıyor. dedim ya şimdi çok uzağım o ruha.
lise sonda bir şeyler oldu, hatırlamıyorum. boğaziçi üniversitesi'ne girdim. siyaset bilmeye çalışıyorum. haftada bir gibi dönemsel delilikler yaşıyorum. oturuyorum. oturdukça içime rum ateşi döküyorlar. ben de ağlıyorum.
[ağlayamayanlar için teknikler vardı, spota bakarlardı. ben ağlardım, eşek gibi her anı yaşardım.]
bugün öyle bir gün biraz. ben ne yapıyorum yahu günü. hayallerimi kaybettim günü. olmak istemediğim biri mi oluyorum, biraz da; hatta, bu hayat bana ait değil gibi, az buçuk.
bugün konservatuvar sınavlarını araştırdım. 21 yaşını doldurmamış olmak gerekiyormuş. ben 21 yaş 5 aylığım.
ben tam bir aptalım.
neler olacak belli aslında, bundan gayrı yazılmış tirad. okul ıkına sıkına biter. boktan bir şirkette işe başlanır. ayda bir tiyatroya gidilir belki. hiç umutlu değilim ama cumartesi falan vakit ve para bulunursa çello hocası gelir. sıkıntıdan her gün daha çirkinleşen yüzümün çizgileri boktan bir dizi karşısında gevşer, uyuyakalırım.
rüyamda belki o kıpır kıpır hisleri duyarım karnımda. perde açılmadan az önceki. uyanınca hatırlamam. bir hata ya da şaşkınlık ya da dalgınlık anında giriverdiğim büyüklerin dünyasında var olmaya devam ederim. belki.
olmak ya da olmamak
işte bütün mesele bu.

Cuma, Nisan 14, 2006


yossi lemel.

benden bunlar bunlar

leylekler geldi, bahar geldi, ilk kısa kollu denemeleri başarıyla sonuçlandı.
zaman çok hızlı aktı.
sınavlar geldi, okumalar -hala- yapılmadı.
ama şöyle bir şeyler oldu:

-avrupa sosyal forumuna gitmek için başvurduk.
pasaport yeniletme için ordan oraya koşturduk. yollarda yel vurdu, mu denir, hasta olduk. bir hafta yattık. [hastalık, yel vurması falan sadece bana oldu ama çoğuk kulağa daha güzel geliyor galiba :) ]

-çok korkunç bir rüya görüm, dudağım uçukladı.
[iki elimle büyük jestler yaparak isa'ya bir şeyler anlatıyorum. bir şeyler için özür diliyorum. bir şeyler için ondan yardım istiyorum. sanki beni duymuyor. o sırada, bacakları olmayan bir melek uçarak arkamdan yaklaşıyor. kartal pençesi gibi elleriyle omuzlarımdan tutup kaldırıyor beni. yukarılardan aşağılara bakarken, ve korkarken, mezarlığın üzerinde olduğumuzu görüyorum. öldüm mü ben şimdi, diyorum. evet, diyor. ve korkarak ve ağlayarak, kim gömdü beni, diyorum. aşağıyı gösteriyor, bakıyorum. ben, kefenimle falan, kendi kendime uzun bir kuyuya benzeyen mezarıma girmeye çalışıyorum.]
uzun zamandır kabus görmüyordum. en fazla kaçmaca kovalamaca, ya da klasik kendimi savunurken sesimin kısılıvermesi. bir hafta oluyor bunlardan uyanalı, kendime gelemedim hala.

-yossi lemel'in patlayıcı fikirler sergisini gezdik.
"adbuster abiler bunlar" dedi sevgili. grafikçi, reklam ajansı sahibi. bir yandan güçlü müşterilerine parlak fikirler bulurken bir yandan da sarsıcı politik afişler yapıyor. israil-filistin sorununa ilişkin "sınır" fotoğrafları, kavanozda ölü bir güvercini gösteren peace isimli işi falan çok güzeldi. bir siyaset bilimci olarak, içimden hep "ben de böyleee" dedim.

-maya deren'le ilgili bir belgesel seyredip maya deren olmaya karar verdim.
[sevgilim sağ olsun.]
şimdilik filmlerinde kullandığı tek notalık çello partisini çalışıyorum :Pp

-yo-yo-ma dinledim.
çok iyi bir çellist, herkeşler dinlesin.

-çok korkunç bir kadın -ya yok aslında sevimli- bize fal baktı.
her zaman inandım, her zaman inanacağım. kadınlı ailelerde çocuklar fallarla büyüyor galiba. nazar boncuklarıyla, okumalarla, telvelerle... bizde de her zaman -teyzem geldiğinde- kahveler pişer, fincanlar kapatılırdı. biraz oyun, biraz merak.
beyoğlundaydık. somonlu salata ve limonata. sevgilinin irlanda'daki işe başvurusu aklımızdaydı. sonra benim falcı kardeşim bir ampul gibi yandıp söndü sağ üst köşede. [hakikaten öyle ama, sabah kahvaltısını eder, kahvesini pişirir, falına bakar... ritüelöz biridir:) ] aradık sorduk, nerede fal baktırırlır en güzel diye. dedi krişna diye yeni bir yer açıldı hayal kahvesinin yanında. gittik.
neyse, kahvemizi içtik bekledik. sarışın, kısa saçlı bir kız gelip oturdu. necati'ye dönüp hani inanmıyordun fallara, diye başladı konuşmaya. sonra 15-20 dakikada bilimin ışığıyla aydınlanmış zihinlerimizi -benimki gerçi kapkara, hatta bembeyaz, tabula rasa- altüst etti.
ben acayip sanatçı ruhluymuşum bir kere -teşekkürler teşekkürler- bir çok alanla uğraşıyorsun ve başka bir meslekte -bankacılık dedi tipik- hiç mutlu olamazsın dedi. çok da şanslı bir hatunmuşum, ama elimdekiler içerisinde hiçbir şeye yoğunlaşamıyormuşum; ikinci kısmını biliyorum gerçekten. çok bayraklı bir şirkette 1,5 sene kadar çalışacakmışım ama mutlu olmayacakmışım, bırakacakmışım. içimde bir anane bir de yedi yaşında çocuk varmış. bu anane psikolojisinden kurtul artık dedi. 2 senedir öylece oturuyorsun, elindeki ve içindekilere rağmen, nedir seni böyle oturtan, dedi. bıyık altından gülüş yaptım. sonra necatiyle hiç tanışmamalıymışız biz meğer. -bir hafta sonra da zaten sorun çıkmış dedi ya yuuuh!- ama artık kader ilişkisi olmuş. ikimiz de yurt dışına çıkacağımız halde oralarda buluşma şansımız varmış. sonra bir sürü tarihler olaylar, yakın ve uzak geleceğe dair.
kızın adı dilek. her şeyi "şöyle şöyle şöyle, diyorlar" diye anlatıyor. diyenlerin adını bilmek istemiyorum. ama biraz ara koyduktan sonra tekrar kıza gitmek istiyorum.

-yay çekemedim.
çok zor, çıldırtıcı.



böyle kısa kısa geçtim işte. daha sonra ayrıntılı yazacağım, kendime.

Pazar, Nisan 02, 2006

renkler ve leylekler ve charlie parker

geç uyanmak ve bunu dert etmemek.. bir şeyler okurken pencereyi açmak ve üşümemek.. kuş seslerinin, çocuk seslerinin birbirine karıştığını duymak ve ne kuşlara, ne de çocuklara özenmek.. "kahveyi artık azaltmış"ken -ve belki de daha çok bu yüzden- bir fincan irish creami koklaya tada, keyfine vara vara, uzun uzun içmek.. charlie parker dinlemek.. masanın dağınıklığını bile bir fotoğraf karesi estetiğinde görmek.. locke'tan, hobbes'tan kafamı kaldırıp "birşeyler yazayım" demek.. ve derken ve gülümserken carlie parker dinlemek.. tüm saatlerin akşamüstünü göstermesi.. balkonda oturmak, askılı bluzla hani.. bahar dalları falan.. ve renkler ve ışık.. saksafon hani.. bir martıyı takip ederken gökyüzünde, birden, çok daha yukarılarda sanki kayar gibi uçan 3 tane leylek görmek..

[ve ben zaten hiç kaçırmazdım gelişlerini demek. yıllarca her bahar izledim, hep öpücüklerimi gönderdim, iyi ki geldiniz, iyi ki havada gördüm sizi, bu yaz kanatlarınıza takılıp gezeceğim dedim, demek. sonra iki yıl göremedim ve tek suçlu okuldur dedim, demek. sonra bu bahar bir kaç hafta önce yaban kazlarını takip etmişken havada şimdi bu öncü üç leylek ve bir kaç dakika sonra çok daha kalabalık bir grup, öbek öbek, daire daire.
]


fotoğraf makinam burada değil şimdi ama tüm geçit töreni gözbebeklerimin gerisinde hapis. eski baharlarda olduğu gibi. yeni baharlarda olacağı gibi. bir yerlerde bumbum bas, kadife kadife saksafon.

Cumartesi, Nisan 01, 2006


Baslangic

Doganin bana verdigi bu odulden
Cildirip yitmemek icin
Iki insan gibi kaldim
Birbiriyle konusan iki insan.

.

Edip Cansever

akşamüstü güney kampüs




sevgili mezun olacak bu yıl. düşünmesi, karar vermesi gereken yığınla şey var. ne masterı yapacak, çalışacak mı, askere mi gidecek... benim daha uzun bir zamanım var önümde. ama biliyorum, yetmeyecek. picasso geldi istanbul'a, aylarca kaldı. ve sırf aylarca kaldığı için, belki de, biz gidemedik! çünkü hep bugün-yarın dedik. büyük kararlar da aslında bu yöntemle alınıyor buralarda. hele bi 4. sınıf olayım da... diyeceğim. aklımın bir köşesinde "deniz kenarındaki iki katlı evin balkonunda yeni romanı üzerinde çalışan genç kadın" resmi kalacak. belki birilerinin yardımıyla ayarlanmış stajlar, biri el atar da iteklerse başlanacak bir iş.. belki, bilmiyorum. burada herkesin planları var gibi, halbuki. akıllı insanlar. önlerindeki 10-15 yıl planlı. ben bugün babama, müzisyen olacağım, dedim. ne bileyim, belki de onlar ben bilgisayar mühendisi olacağım ve zıkkımınkökünde 5 yıl çalıştıktan sonra armudunçöpünde daha yüksek bir kademeye sıçrayacağım dedikleri için -ki duydum!- böylesine mantık sınırlarını aşan, ipe sapa gelmez bir tepki duydum okula ve insanlara karşı. daha da yapmayacağım ya, çok saçma. belki de bir an önce büyümesi gereken benim. küçük kafalı olmadan. kendimden nefret edecek şeyler yapmadan.

yine de biraz daha sonra karar vereceğim ne yapacağıma. 3. sınıfta mesela. 3. sınıfın ortalarında, 2. döneminde falan.. şimdi misler gibi bir uyku çekeceğim. çünkü, uyku baldan tatlıdır.

Cuma, Mart 31, 2006

necla mucella'ya guzelleme... Posted by Picasa

Çarşamba, Mart 29, 2006

kalın sesli kızım necla dün saat 17.10 civarı dünyaya geldi.

bu viyolonsel almak öyle çok kolay bir şey değilmiş. 300 dolardan başlıyor fiyatları, hocamınki 25 bin ytl, ben onun yalancısıyım kaşıkçı elması değerinde 4 adet çello varmış dünyada. ama daha pahalı olması daha iyi olacağı anlamına da gelmiyor. misal, necla 300 dolarlık kore yapımı bir bebek. ama yan küvözde yatan, rengi sanki daha bir cool olan arkadaşı 450 dolar olmasına rağmen, valla hocamın yalancısıyım, hiç de iyi değilmiş; daha ağır ve boğukmuş. yani ben olsam kesin daha iyidir diye onu alırım. kıssadan hisse bu tarz şeyleri bir bilenle almak lazımmış.

sonra sevgili bütün istiklalde taşıdı neclayı. of bile demedi. zeynep'i gördük. çok güldü. yandın sen necati dedi.

sonra kısa bir ders için beşiktaşa gittik. ben böyle yay may çekeceğim sanmıştım. ama sadece şurası köprü burası can direği diye anlattı, fa anahtarı çizdi. sonra da iki tane video izledik. ilk gerçek dersim perşembe olacak. ama ben dün dayanamadım uydur kaydır çaldım biraz. doremi ve dahadünannemizin çaldım. vibrasyon yapmaya çalıştım. çok zormuş. neyse artık öğrenirim umarım. ya muhteşem bir şey.

iyi ki doğdun neclaa!!!!

Pazar, Mart 26, 2006

hasan ali toptaş - gölgesizler

hasan ali toptaş'ın 94'te yayınlanıp yunus nadi roman ödülünü alan kitabı gölgesizler. gölgelerini cebine koyup toz olanların hikayesini anlatıyor. bir köy, köyün muhtarı, bekçisi, berberi, kaybolan insanları. delileri. rüya, oyun, masal gibi bir yerlerde duruyor yine. hayatın toz uçuculuğundaki tadını, derisi kendisine dar gelen insanlarla, daha doğrusu o insanların boşluğuyla anlatıyor. kent ve kent, tüm karakterler iç içe giriyor, birbirlerinin rollerini oynuyorlar. bu benim h. a. toptaş'tan okuduğum 3. roman, daha önce bin hüzünlü haz, sonsuzluğa nokta, ve şiirlerini okumuştum. tam ifade edemeyeceğim -belki de hiç edilmemeli- ortak noktalar var yazdığı her satırda. bir yokluk, bir boşluk, arayış, bulamayış, ya da unutuş, ya da kendi bildiğini okuyucudan saklayarak yaratılan bir göğüs darlığı..

herkes okumalı, herkes!


[ps. bin hüzünlü haz için de şöyle bir şeyler yazmıştım daha önce, onu da iliştireyim:
doğu ve batı masalları, yikik dokuk cagdas hikayeler, boz bulanik bir hava icinde olabilirliklere tutuna tutuna surdurdugu arayista bir anlamda tam da roman sanatinin kendisini sorgulayan eser. yazarin degimiyle 'hikayesini ve kahramanini arayan' bin huzunlu haz, dilin sinirlarinda dolasirken kaniksanmis gerceklik anlayisini zorlar ve anlatisinda olaganustu hicbir yani yokmuscasina akarken yer yer kafka'ya yaklasir. karanliktir. guzeldir.]

Cuma, Mart 24, 2006

bahar gelsin


Ameliyattan bir kaç ay sonraydı. henüz korse takıyordum. koltukaltımdan kalçama kadar bir plastik cendere, yaş 14, ne giysen yakışmaz.

sonra rengarenk bir elbisem oldu. efil efil. ispanyol kollu. giydim, çıktım dışarı. sanki koca bir mevsimi giymiştim.

dün sıcaktı hava, püsküllü mor eteğimle siyah kadife elbisem arasından çıkardım benimkini. giydim.
sanki bahar da beni giydi.

limonata içtim.

6 ay kış yaşıyoruz ve her saniyesi ruhumu çürütüyor!
. Posted by Picasa

ATAY'IN YALNIZLIĞI

[gene yazamıyorum uzun zamandır. bir sırrı olan varsa söylesin, nasıl yetişilir hayata? tembel köşe yazarları sıkışınca fi tarihinden kalma bir yazılarını yayımlarlar ya, ben de yazın yazdığım bişileri koyayım dedim bloguma. oğuz atay'la ilgili, ki biz sevgiliyle ilk onun sayesinde tanışmıştık.
okuyan birileri varsa, umarım beğenir.
sevgiler.]





“Anlatamıyorlar anlatılamayanı,
Anlatmak gerek!”
Anlaşılmadı Oğuz Atay hayatta iken. Anlayamayanlar onu terk etmeyi seçtiler. Hilmi Yavuz’un deyimiyle, “meselesi olan” bir romancı için ne acıdır bu yalnız bırakılmışlık! “Çocuk kalmış” insanlarını içtenlikle seven, onları anlamak, anlatmak isteyen bir romancı için.
1970’lerde toplumsal yapıdaki değişim ve dönüşümler, sertleşip sivrilen siyasal çelişkiler özeleştirinin ve ironinin yıllarca ciddiye alınmamasına neden oldu. Toplumcu gerçekçi kuramın etkisi altındaki aydınlar, dönemin yazınına radikal bir soluk getiren Atay’ı biçimcilikle suçladılar. Toplumsal sorunlara hazır reçeteler vermediği için küçük gördüler. 80’li yıllarda ise kapitalizmin etkisiyle bireysel kaygılara yönelenler Atay’ın son derece yanlış bir okumasını yapıp kendilerine mal ettiler. Eserlerindeki alayı anlamayan ya da göz ardı eden bu neslin aydını halktan iyice kopmayı, “tutunamamayı” marifet bildi.

Belki de yapılması gereken Türk edebiyatının bu önemli isminin seçtiği biçim ve kullandığı temalar üzerinde biraz durmak ve bir çeyrek asır önce yaptığı “Neredesin okuyucu?” serzenişine cevap vermek.


Tutunamayanlar’ın TRT Roman ödülünü kazanmasından sonra yazarla yapılan ilk röportajda, Atay, dünyanın değişkenliğini ve zenginliğini anlatabilmek için farklı teknikler ve üsluplar kullandığını ifade eder. Tutkulu okuyucunun mesafesiz bir okuma yöntemi ile roman kişisi Selim Işık’la özdeşleşmesi kaçınılmazdır. Halbuki, yazarın amacı okuyucuya kendisiyle ilgili bir takım gerçekleri, onu da yaratıcı bir eyleme davet ederek göstermektir. Eser okuyucudan belli bir çaba, entelektüel donanım ister. Türk yazınında henüz bunun bir benzerine rastlanılmış değildir o yıllarda.

Yetkin okuyucu Atay’ın metinler arası kurduğu köprülerde daha emin adımlarla yürüyecek, romanlarının zenginliğini keşfedecektir. Yıldız Ecevit, örneğin, Tehlikeli Oyunlar’da Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ına yapılan göndermeden söz eder. Hikmet de karaciğer ağrısı çeken, kendi kendine konuşan, yalnız bir adamın romanın ilk sayfalarında. Seval Şahin ise Babama Mektup ile Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ı arasında negatif bir ilişki kurar. Turguyev’in nihilizmi ve draması Oğuz Atay’ın ironisinin kurbanı olur. Metinler arasında ustaca yapılan bu göndermeleri fark etmeden bu eserleri anlamak çok da kolay olmayacaktır.
Diğer taraftan, Oğuz Atay’ın eserleri, 19. yüzyıl edebiyatıyla karşılaştırılarak, kimilerince “insansız” bulunmuştur. Oysa yazarın yaptığı modern romanın insanı algılama ve yansıtma yöntemini kullanmaktır. Modern dünya hep bir değişim, dönüşüm içerisindedir; insanı katı sınırlar içerisinde analiz etmek doğru olmayacaktır. Atay’ın kişileri sallanan zeminlerde bocalayan, isimlerinin dahiyane seçimiyle kişiden çok kavram oldukları fikrini veren , sonunda, veya en başında, mutlaka kaybolan, ölen anti-kahramanlardır. Bütün bunlara rağmen insanımızı pek çok gerçekçi romandan daha iyi anlatır, daha canlı bir resim çizerler. kişileri “İnsanımız çocuk kalmıstır.”der Atay günlüğünde sık sık; de Türk toplumunun çocukluğunu yansıtır. Onlar, Doğu ile Batı etkileri arasında sıkışıp kalmış, hayatı kitaplardan öğrenmiş ama yaşayamamış kimselerdir. “Hayat acemisi”dirler. Küçük burjuva alışkanlıkları edinmiş, bu kendilerini aslında pek uzak hayata tutunma çabasındadırlar. Aralarında bunu en iyi beceren Turgut bile roman boyunca geçirdiği dönüşümde yitirir bu becerisini. Turgut’un Olric’i, Hikmet’in Albay’ı, Selim’inse aynı Oğuz Atay’ınki gibi bir günlüğü vardır yalnızlığını paylaşacak. Ve hepsinin ayrı ayrı oyunları…

“Oyun” teması Atay yazınının en belirgin özelliğidir. Günlüğünde The Games People Play isimli psikoloji kitabından çok etkilendiği görülen yazar, oyun kavramı üzerinde dikkatle durmuş ve romanlarında baş rolü ekseriyetle “oyun”a vermiştir. Bu konuyu iki açıdan ele almak mümkündür kanımca. Günlük hayatın içinde oynanan oyunlar vardır ve çokluk kötü oyunlardır bunlar. “Mış gibi yapmak” der bazen yazar buna. Sevgi-Hikmet ilişkisi bir ölçüde günlükte geçen “sen beni tanı ben de seni tanıyayım” kuralının egemenliği altındadır. Birbirlerine ihtiyaç duydukları sürece bu evcilik/evlilik oyununu sürdürürler. Romanların hayata ve hayattan alabileceklerine tutunan irili ufaklı pek çok kişisi iş yerlerinde, evlerinde, küçük burjuva ayinlerinde (Pazar kahvaltıları gibi) kuralları önceden belli bir oyun oynarlar. Kendilerine ait değildir üzerlerine aldıkları roller, çünkü yaşadıkları yaşam taklittir, kurmacadır, özentidir. Bu oyunlardan sakınıp kaçar yazarın baş kişileri. Onların sığındığı başka oyunlar vardır. Kalıp davranış oyunlarının dışına çıkabilen kişi özgür olabilirler ancak. Hayatı yeniden kurgular, farklı bir nedensellik üretirler. Yenik çıkmayacakları oyunlar yazarlar. Yaşamın sürekliliğinde yalpalamaları, el yordamıyla yönlerini bulmaya çalışmaları Atay’ın ironik oyun söyleminde vücut bulur. Tahammül edilemeyenler oyun nesnesi haline getirilip dışarıda bıraklır. Gecekondudaki eğreti canlılık, süslü püslü salon-salomanjeler, küçük çıkarlar uğruna verilen savaşlar ve hiç eksik olmayan yalnızlık o zaman gerçekliğini yitirir. Artık barışılabilecek, haklarında bahsedilebilecek olgular olmuşlardır. Bunları anlatacaktır Atay, çünkü anlatması gereklidir.

Türk insanını ciddiye alır Atay; o kadar ki, ciddiyetini koruyabilmek için alay eder onunla. Dil sorunludur Atay’a göre; kişisel deneyimler dilin evrenselliğine büründüğünde hiç istenmeyecek şekilde genel geçer bir hal alır. Postmodern dilbilime göz kırpar yazar, güvenmez dilin mantığına. Söylemler tezi ve antiteziyle birlikte var olduğundan her metin kendini bozar; anlam ancak tez-antitez arasındaki devingenlikte yaratılır. Anlatılması gerekenler hep “anlatılamayacaklar”dır o yüzden. Öte taraftan, klasik üslupla yazsa duyarlığının anlaşılmayacağının da bilincindedir. Kalabalık içinde ağlayan bir sarhoş gibi görüleceğini, gülünç olacağını anlar. Tersine çevirir bu süreci. “Bilinen”, “sezilen”, “anlaşılan”, “hayali kurulan” gibi pek çok katmandan meydana gelen metinlerinde tutunanlardan, tutunamayanlardan ve bütün bunları eleştirenlerden ironi ile bahseder. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in Son Yemek’i bu anlatının en etkili olduğu örneklerden biridir. Saçmalık ve kargaşa içinde Hikmet’in yalnızlığı trajedinin doruğudur. Yazarın ironiyi kullanarak pekiştirdiği bu karşıtlık pek çok şairane içli sözden daha büyük bir etki yapar okuyucuda.

Türk romanının 100. yılında yayınlanan Tutunamayanlar gerçekten de yazında bir kırılma noktasıdır. İroni ve göndermelerin yanı sıra daha önce hiç denenmemiş farklı teknikler de uygular Atay. Daha önce de ifade ettiğim gibi, şekil kaygısı değil, eski biçimlerin yeni gerçeklikleri anlatmada yetersiz kalışıdır buna neden. Bilinç akışını kullanmasaydı Atay, ya da örneğin, tek cümlelik bölümü başka türlü yazsaydı aynı buhran ve bulantı hissi yakalanabilir miydi?

Büyük ölçüde ahlakiydi Atay’ın “meselesi”. Her satırında haklı çıkmak gibi bir kaygı güdüyordu. Yazmak için geç kalmıştı; roman kişileri de hep bitirilmesi gereken bir metinle uğraşıyorlardı. Yazmak için yaşamak, yazmak için düşünmek gerekiyordu. Atay anlatmak istiyordu; çünkü anlaşılmak istiyordu.

Anlaşılamadı… “Canı insanları” için daha yaşanır bir dünyanın kapılarını açmaya çalışırken yalnız bırakıldı. Geç başladı, erken bırakmak zorunda kaldı.


-------------------------------------------------------------
İnci, Handan, Bir Yazar Okurunu Arıyor,Adam Sanat, 2003, 31
Ecevit, Yıldız, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İstanbul, 2001, 112
Şahin, Seval, Tutunamayanlar’dan “Babama Mektup”, Adam Sanat, 2003, 45
Selim’i ararken kendini bulma gayretine düşen Turgut “Özben”, bilgeliği yüzünden giderek yaşamdan uzaklaşıp yalnızlığa itilen, gecekonduda birey olma savaşı veren Hikmet “Benol”, Hikmetin “Sevgi” ile sevgisiz “Bilge” ile bilgisiz yaşamı hep bu isim seçimine örnektir.

Pazartesi, Mart 20, 2006

... Posted by Picasa

Cumartesi, Mart 18, 2006

çiçekçiler

orda satılan hayvanlardan bazıları hastaydı. viyolaydı sanırım didemin çirkin köpeği, çok yaşamamıştı. bazılarıysa pek mutsuz bakıyordu kafeslerin içinden. geçen sene "kapatılmış" isimli proje için bana melül melül bakan o beyaz tavşanın melüllüğünden faydalanmıştım. ama çiçekçiler içimi açıyordu.

kadıköy iskelesine yanaştığında beşiktaş vapuru, hemen inmem ben. beklerim. av köpeği gibi kulaklarımı kaldırır, burun deliklerimi gererim. artık benim bir parçam değil ya kadıköy, meydana çökmüş kokular-renkler-sesler karmaşasından benden kalanları toplamaya çalışırım. üç çocuk yan yana oturmuş darbuka çalıyorlardır, söz gelimi. ellerinin kıpır kıpır hünerini, yüzlerindeki esmer neşeyi görürüm. yedi belayı arar gözlerim. onun esmer bileğindeki yeşil sicimi. ufacık ellerini, kocaman gözlerini ararım. sonra "o çok büyüdü artık"ı hatırlarım. fıratla yanımıza çöküverişi kalır gözlerimde.
vakitlerden kıştır. kestane kokar iskele. ve kestane babaya gidilirken alınır.
ve şurdan oyunlara biletleri alınır.
ve burda oturup çay içilir.
derken malum evcil hayvan ve çiçek satan dükkanların arasına karışılır. kafeslerin içindekilere, ve daha da çok dışarıdan içeriye bakanlara, bakılır.
dı.

yoklar artık. nereye gitmişler bilemiyorum. yok olmuşlar. yerlerinde koca koca mezarlar gibi taş zeminler de kalmış olmasa, insan hiç olmadıklarına kanaat getirecek. banklar ve ağaçlar kalmış geriye. ve soğuk. ve soğukta ve bankta oturan bir liseli çift.
entel çarşısı geldi aklıma. didemle oralarda dolaşmalarımız. baba peaceler (ya da anarşi:) )... sonra hatıraların otopark olması. iç çektim. dolmuşlara binmek için karşıya geçtim.

arkamdan zebellah gibi bir cüsse çıktı ayısal hareketlerle önüme geçiverdi. siyah kısa montunun altında kalın bir yağ ve kas dokusu. çok yukarlarda gördüğüm 3 numara kafanın bittiği yerde iki karış fıkır fıkır bir ense, uyumsuz tavırlar. önümdeki insan irisi eşkıyayı süzerken elindeki iki demek çiçeği fark ettim. biri kırmızı diğeri sarı iki buket gül. kırmızı gül malum aşktır meşktir. sarı gülse ayrılık demek. bir insan niye böyle yin-yang gibi gezer ki ortalıkta, diye düşündüm, uyumsuzluğuna mutlaka mantıksızlık da eklemek gerekir diye. birinden ayrılıp başka birine mi ilan-ı aşk edecekti herifçioğlu? ya da sevgilisiyle arası limoniydi de bir karar saati mi olacaktı bu randevuları? sanki çiçekçiler bir anda yerle bir olmuş da, dükkanların önünü dolduran rengarenk demetlerden kaçıp canını kurtarabilenler denize düşmüş, yılana sarılmış.

sonra aynı dolmuşa bindik ayıyla. yolda telefonu çaldı. inanılmaz ince bir sesle açtı telefonu. mırmır konuştu biriyle. konuşurken sesi titredi durdu utangaçlıktan. anlayışlı gülümsedim. iki tezat buketin ve kaybolan dükkanların sırrını çözemesem de, en azından bir süreliğine, insanları ve istanbulu sevdim. camın dışındaki caddebostan sahile göz kırptım.

sonra biri birine kızdı, okkalı bir küfür yuvarladı, uzun uzun kornaya bastı. bütün sevgilerim bitti.

Pazartesi, Mart 13, 2006

ben bugün gene nefretkarım...

i hate bosphorus university. when i grow up i will be a killer. and i will bomb the south campus. oh yeah..

Pazar, Mart 12, 2006

çellocular ve taksiciler

biz bu cumartesi gene her cumartesi gibi konserlere aktık. (yani geçen cumartesi de akmıştık o açıdan :) ) cemal reşit rey'de rus romansları çello resitali vardı. mischa maisky ve piyanoda 87 doğumlu kızı (eskiden böyle sahnede, televizyonda falan görüp gıpta ettiğim insanlar benden büyük olurdu. onlara yetişecektim ben de bir ara. yine kaçmış bir takım trenler, geçmiş ola.) rahmaninof'tan, korsakov'dan, şostakoviç'ten romantik sedalar aksetti üstümüze başımıza. "sinemadan çıkan adam ruh hali" gibi aylak adam'daki, konserden çıkan adam haleti ruhiyesine büründük bir kez daha. yüzümüzde 19. yüzyıldan kalma bir gülümseme, bir tuhaf kırılganlık, bir kibarlık çıktık salondan. dört atın çektiği prenses arabası gelip alacak sandık bizi.

itinayla taksi beklemeye başladık, bizi akm'ye götürsün diye. böyle durumlarda hep başıma geldiği gibi ya ben çok geride durdum ya herkes önüme geçti. boş gelen tüm taksiler dolu doluverdiler nispet yaparcasına. sonra bir tanesi gelip önümüzde durdu. "akm'ye kadar gi..." derken romantik döneme hiç uymayacak bir el hareketi, bir acayip mimikle bastı gitti, hayvan herif. sonra bir ikincisi. o karışıklığa giremezmiş beyefendiler bu kadar kısa mesafe için. ulan nasıl şeydir bu taksiciler ve dikiş kutuları? ihtiyaç halinde yok oluverirler. başladık yürümeye. üstelik sürekli dizlerinin ağrısından şikayet eden tontiş anneannem de yanımızda. üstümüze yağmur, suratımıza rüzgar, e ayakta olmazsa olmaz şık topluklu pabuçlar. ulan bi state of nature olaydı da ben hepinizi bi güzel döveydim, ama yok yok kesin dayak yerdim, yaşasın cumhuriyet falan derken bulduk bir hayırsever taksici, yani sevgili buldu bütün ikna kabiliyetiyle. gerçi bu adam da yol boyunca söylendi ama ben pragmatik sevgiler besledim şahsına.

çıkarılacak dersler:
1. sanat bünyeyi yumuşatır, hayatın zorluklarıyla baş edemez hale getirir.
2. insan zaten hayatla baş edemez.
3. sanatı ve sanatçıyı her zaman destekliyorum.
4. iyi kalpli taksi şoförlerini de destekliyorum.

Cuma, Mart 03, 2006

oyun-baz

anladığım kadarıyla böyle zevkli bir oyun var blog yazarları arasında. simiole hanım benim de penceremin altında iki yana sallanarak söylemiş şarkıyı "ööö-ske pa-bu-cu yarım çık dı-şa-rı-ya oy-nayalım". ben zaten çok severim böyle şeyler, "sor anlatayım" insanıyım biraz, biraz da "anne resim çizicem ne çiziim?" insanı. şimdi cd player da ayşe tütüncü, tütsülükte ylang ylang, yanımda bir bardak demli çay, başlıyorum cevaplarıma.

yaptığım 4 iş:
1. palyaçoluk (orta okuldaydık, altıyolda tabelayı gördük "palyaço fan club" diye, zıpır ve çılgın olduğumuz için hemen gittik kayıt olduk. bir kere çalıştım kırmızı burnum ve pembe saçlarımla. onca itilme kakılma ve çekiştirilme sonucu pek sevdiğim çocuklardan nefret ederek. sonra yeniden aradılar, "artık ekibimle çalışmak istiyorum" dedim, bir daha aramadılar :) )
2. çocuklar için tiyatro kursunda asistan hocalık (bu da bir nevi daha kibar palyaçoluk aslında. ama maaş yerine caféde bol bol çay içiyorsun!)
3. hippi kuzenin incik boncuk tezgahına yardım (siz yapabilir misiniz minnacık boncuklardan anarşi, peace vs? ya da gölköy sahilde herkesin sere sepre yatıp tezgahımıza kayıtsız kalmasına kızarken deprem yüzünden herkesin ayaklanmasına "ben sebep oldum" diyebilir misiniz?)
4. büyük konserler (rolling stones, led zeppelin, deep purple vs) öncesi korsan kaset, cd pazarlamacılığı (evet, o zamanlar kaset de dinleniyordu ve benim oldukça iyi bir heavy metal, hard rock arşivim vardı, ne yapayım yani!?)

en sevdiğim 4 film
1. virgin spring
2. waking life
3. amélie
4. through a glass darkly

(ya bu çok yalan oldu galiba, ilk aklıma gelen dördünü paldır küldür yazdım. benim sevgilim sinemacıdır. biz çok bi çok film izliyoruz. en sevdiklerimi seçmek zor. mesela necati'nin de favorisi olan "piyano piyano bacaksız" var, mesela herkesin favorisi olan "persona" var, l'appartement, anlat istanbul, bütün emir kusturica filmleri, boş ev, bütün kemal sunal'lı adile naşit'li, hulusi kentmen'li filmler vs vs. )

yaşadığım 2 yer
1. çanakkale (bebitoyken, annem mecburi hizmetteyken. çok garip bir şey 2 yaşıma kadar oradaydım ama bazen rüyalarımda görüyorum sokakları, evimizi.)
2. istanbul

izlediğim 4 tv programı
(utanmıyorum)
1. bütün kadının sesiler, evlilik evleri, sır dünyası, gönül kapısı gibi saçma programlar
2. tv makinası
3. denk geldiğimde sinema ve edebiyat programları
4. cnbc-e (ecnebice diye okunur, sevgilim diyo) dizileri.

tatil için gittiğim 4 yer
1. cunda, bodrum
2. marmaris
3. olimpos-kelebekler-kaş turu (umarım bir gün trio bölünmeden)
4. alanya (zeynep-melike hanımlar)
(bir de geçen yaz marmara adası'na gitmiştik annemle. kendimi, ancak iki namaz arası seyahat edilen eski istanbul'da bir genç hanım gibi hissetmiştim deniz otobüsüyle yapılan yolculukta, soğukça denizi, adaçayı kokan çay bahçesini falan çok sevmiştim)
(bir de londra, cannes, kudüs gibi 1er 2şer kez gidilen ama çok sevilen yerler var tabii.)

en sevdiğim 4 yiyecek
1. çupra, levrek, lüfer yanında mevsim sebzeli salata, helva
2. çikolatalı sufle, yılda bir kez cup griye
3. mercimekli bulgur pilavı, hint pilavı, meyhane plavı, şehriyeli tereyağlı pirinç pilavı
4. danish chiken

hemen şimdi olmak istediğim dört yer
(ama hava şartları vs optimum olacak!)
1. 2 yaz önce annemügeben bulduğumuz dalyandaki o koy, dere kenarındaki gözlemeci
2. reggea bar-kaş (annem keşfetti, triomu mest etti.)
3. ara café, koyukahve (babamla)
4. istinye'deki çay bahçesi (sevgiliyle akşamüstü-bisikletli)
(katiyen study, kütüphane hatta hatta birazdan gireceğim 20th century classical music bile değil. çay güzel, müzik güzel, burası da olur...)

şimdi benim sayfamı kimse okumadığı için sobelemem zor olacak. ama doktor civanıma, elck'e ve zapoi'ye uzatıyorum mikrofonu.

1-2-3

1. sergilememek
evet, sosyal mevzular beni açmıyor, kabul etmek lazım. küçük gruplar içi güç dalaverelerine gelemiyorum. komiteye de şık bir cevap yazdım, "tercih etmiyorum."la biten. kimse de kaale almadı:) yemişim sergiyi. (I ate the lotus)

2. okumalar birikti
bu çok klasik bir şey. önüne geçmek neredeyse imkansız. günü gününe çalışmak diye bir şey gerçekten var mı, yoksa hoş bir temenni mi bu? dün akşam sporlarla çoğalan IR okumaları için mega program yaptım. ama şuan itibariyle yeni programın da 10 saat falan gerisindeyim. haydi hep birlikte: yemişim siyaseti. (I ate the lotus, one more time)

3. son 3-4 gün
evet burası mühim. en son postumdan bu yana yaklaşık iki hafta geçti. bu süre zarfında ben hep bekledim maymun muyum, insan mıyım görmek için. şimdi şöyle oluyor, iki hafta önce pazar günü sevgili didemle oturmuş nefis kurabiyelerimizi yerken hatun gene parlak fikir/projelerinden birini daha paylaştı benle. meğersem bir yıldır klarnet çalmak istermiş. sonra gittik biraz woody allen dinledik. hayal kurduk. akşam sahilden ethemefendi'ye doğru yürürken artık potansiyel bir çellisttim. sonra babamla konuştum. "maymun iştahlısın sen çalışmazsın." dedi. "gitarın var ya, dokunuyor musun?" dedi. bense maşuktan ayrı düşmüş aşık gibi uyuyakaldım. rüyamda vibratolu tenor sesler duydum. fazla değil, ancak yeterince bordo. annem her zamanki gibi destek oldu, dedem "virtüoz olamazsın ama arkadaş toplantılarında çalarsın." dedi. en son 15 gün beklemeye karar verdik. "15 gün sonra hala bu kadar ateşli istersen..." dedi babam, "demek ki psikolojik bir sorun var, bunalımdasın, gider bir psikologla görüşürüz." neyse, yedim bitirdim neredeyse 15 günü. bu arada hocalarla konuştum tüneldeki dükkanları gezdim. şu bursumu bir yatırsınlar, yaslayacağım çellomu göğsüme.

bu arada sevgiliyle 20. yüzyıl klasik batı müziği dersi alıyoruz. atonal geçiyor günler.
1 mart'ta piyanonun dramsal boyutu isimli bir Toros Can resitaline gittik. "el pueblo unido jamas sera vencido" üzerine 36 varyasyon. müziğin öğelerini, nedir işte melodi, armoni, ritm vs. ayrıştırıp ayrışıtıp toparlıyor adam. 36. varyasyonda temaya geri dönüyorsun, insanın canına okuyan postmodern bir yolculuktan sonra. ne kadar zor tek başına tınlayan onca sesin içinden çıkmaya çalışmak. ama bence güzeldi "kenetlenmiş" müziği duymak ve ilkinden çok daha fazla sevmek.
bir de sobelenmişim ben de (çok heyecanlıyım.) o da sıradaki posta..

Cuma, Şubat 17, 2006

sergilemek ya da sergilememek

yazmak ya da yazmamak. söylemek ya da susmak. madem ki kendin için yapıyorsun be kadın ne diye madem açtın o deviantart sayfasını 3 tane fotoğrafını koymak için? veya buraya neden yazmaya çabalıyorum sık sık?

başlığında yazmıyor mu bu sayfanı: hala var anlatacaklarım diye...

e öyle. evdeki alternatifi necatinin arkadaşları "görmüş beğenmiş" diye dudaklarım çaktırmadan kulaklarıma yaklaşmıştı. öyleyse ne yapmalı? bu alternatifi sergilemeli.

madem...

ama ben de komiğim hakikaten. komitede diyemiyorum böyle böyle istiyorum diye. hep bir hevessiz görünüyorum. hep bir "madem siz ısrar ediyorsunuz..." hallerindeyim. yapılacak teknik işler var. elim gitmiyor, üşeniyorum. istemiyorum "göstermek" için koşturuyor görünmek.

bir yaşam koçum olsa bana bir sürü öğüt verirdi, biliyorum. ihtiyacın olduğu güç içinde fln.. ama biz de metalci büyüdük, mış gibi yaptık, göstermediklerimizle göründük. 13 yaşımızda kafka okurken kitabın kapağını kapladık ki gazete kağıdıyla, görülmesin ama bilinsin. tadını sevmediğimiz halde şekersiz içtik çayı kahveyi. "şeker almıyorum" demedik. kaşığa uzanmadık yalnızca. ve yine bilindi işte cool çaylarımız. şimdi de omurilikten yapıyor bu gönülsüz sanatçı kız havalarını.

sadece bu da değil. kültürel bir şeyler de var elbet. "ay çok tokum katiyen alamam. aman ısrar etmeyin rica ederim. ay ay ay, e tamam madem azıcık alayım. kafi kafi. ay şekerim çok da güzelmiş çok mersi."
alternatif Posted by Picasa

Çarşamba, Şubat 15, 2006

kör kadın ve renkler


televizyondaki kör kadına sordular.

-renkleri hiç merak etmiyor musun teyze?

gözleri yerine yaşlı iki yarık olan kadın cevapladı.

-heeç merak etmiyom ne merak etçem.

baştan başa karanlık da gerçekliğin tamamı olabiliyormuş.
aydınlandım.

14-15

bir sevgililer günü geldi geçti.
benim kalbimde minik bir oğlan çocuğu önce alt dudağını sarkıtarak küstü. sonra sümüğünü gömleğinin koluna silip çın çın kahkahalarla güldü.

ne de olsa bize ait günlerden bir gündü.

bundan sonraki tüm günlerimiz gibi.

raks


fanon cezayirliler için diyor, mekansal kısıtlılıkların bedenleri üzerinde yarattığı baskıyı gevşetmek için kalabalık gruplar halinde dans ediyorlar. bir bağımsızlık ritüeline dönüşüyor bu dansları.
bir aylık sabah programı izlenimlerime dayanarak söylüyorum ki, bizim için de durum pek farklı değil. ev kadınları var. birbirinin aynı. orta halli. evli. bu kadınlar grup halinde "programlara" gidiyorlar sabah sabah. sonra pek "satmayan", pek bilinmeyen bir şarkıcı-türkücü geliyor. kara bıyıklı bir adam ya da sarı boyalı bir kız. velhasıl kelam bir zaman sonra bu kadınlar da atlıyorlar ortaya. bir dans bir dans. eller bir yana, kollar bir yana, saçlar dağılıyor, göbekler sallanıyor... hiçbir stile yaklaşamayan, artistik kaygılar gütmeyen bir devinim. yegane gaye "kurtları dökmek".
öyle işte kurtluyuz biz. otur otur kurtlanıyoruz. mekan darlığı içerisindeyiz. kısıtlıyız.
eğlencelerimiz karnaval çılgınlıkları içeriyor.

Pazartesi, Şubat 06, 2006

kelebeğin öyküsü


Bir gün kozada küçük bir delik belirdi. Bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu kuçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi. Ardından, sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona. Sanki elinden gelen herşeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi. Böylece adam kelebeğe yardım etmeye karar verdi: eline küçük bir makas alıp kozadaki deliği büyütmeye başladı. Bunun üzerine kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu.

Adam izlemeye devam etti. Çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu. Ama bunlardan hiç biri olmadı! Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de asla uçamadı.

Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, Tanrı’nın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek, bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol olduğuydu.

bundan yıllar önce, tiyatro-insan kültür merkezi'nde oyunculuk ve dramaturji dersler alıyordum. yoksul tiyatro, dans tiyatrosu gibi doğu kültürünün etkin olduğu alanlarla ilgileniyorduk. bir gün, oldukça yorucu bir çalışmanın ertesinde, nuray hanım bana döndü ve "oyunculuğun bir kutu içine kapatılmış, zıpzıp zıplayan bir renkli top gibi" dedi, "kapağa var gücünle vuruyorsun, ama henüz açamıyorsun." bundan 8 sene kadar önceydi. sonra merkezden ayrıldım, bir müddet sonra da oyunculuk hayallerimi kaybettim gitti. ama hala kutuiçrekutu içindeyim. az daha uzansam açılıverecek sanıyorum. yok. yoga yapıyorum, neredeyse düzenli. yarımay dengesinde gövdemi kocaman sanıyorum. kalktığımda kutulardan değil, odalardan, çatılardan taşacağım. bir doğruluyorum, kanatlarım gene buruş buruş.

benim daha vaktim var biliyorum. kelebek olup uçmaya. bir gün gene o sabahki gibi güneş vuracak yüzüme. göz kapaklarım ardından dünyayı kıpkırmızı göreceğim. oldum diyeceğim.

gunluk guneslik Posted by Picasa

...

o ne güzel güneşti, iki kar arasinda.. insanı aptalca sırıtarak yaşamaya teşvik ediyordu. altına büyükçe bir minder alıp balkona kurulmak mesela. çayını incebellide içmek. ve doyasıya şükretmek "burda güneş var" diye.

Cuma, Şubat 03, 2006

kariyer plani #1



ege kasabasinda manav. renkli sebzeyi, meyveyi ozenle secmek, dizmek. tozlarini almak. sattiklarimdan fazlasini hapur hupur yemek.

kariyer plani #2



bugun okula gittik hande ve ben. kisaca, risk yonetimi, finans, devlet planlama teskilati, ankara, staj...

Çarşamba, Şubat 01, 2006

bir gezme günü

bugün sevgiliyle beyoğluna gittik. vapurda çay, fotoğraf; caddede "çok farlı" anketçi kıza yakalanma; dilek'te somon füme salata, diet kola (oysa limonatası çok daha güzeldir, ama aklımıza gelmedi.); yolda mertlegizem'e rastlama, yolumuzdan çevrilme, beraber birer bira içmeye ikna edilme. sonra istiklalde niye dolandığımızın farkına varma: sanatın ve sanatçının nabzına tutma.


ilk önce küçükparmakkapıdan abdullah sokağa kıvrılaraktan
fototrek, türker cimgöz'ün görünmeyen isimli fotoğraf sergisi.
"Görünen’ nedir? Kimdir,nasıldır,nerededir? Tersinden bakarsak
‘görünmeyen’ nedir? Kimdir,nasıldır,nerededir? Tarih boyunca
filozofların cevabını aradığı bu soru işareti yüzyıllar boyunca
‘görünen’i ve ‘görünmeyen’ i anlamlandırmaya çalıştı. Tıpkı ‘Düğün
ve Cenaze’ gibi ‘Gözyaşı ve Kahkaha’ gibi... Benim fotoğraflarım
naçizane tüm ‘görünmeyen’ler için...” diyor türker cimgöz. güzel fotoğraflar, ama bence düpedüz görünenlerdi işte. görmediğim bir şeye rastlamadım. yalnız, kırmızı bir gökyüzünde birbirimizi ne kadar sevdiğimizi gördük biz, bu olabilir mi acaba?10 şubata kadar gezilebilitesi var.


Oradan garanti galeri'ye girdik. tasarım-sanat şeklinde değerlendirilen bir hüseyin çağlayan işi sergileniyordu: şefkat yorgunu. Sergi dev boyutlarda 7 fotografik baskı ve bir kısafilmden oluşuyordu. ünlü tasarımcıya diyor ki, beden yeni çevreye ayak uydurabilmek için, kendi boyutları içine sıkıştırılmak suretiyle asimile edilmiş, büyü de doğanın niha ifadesi ve gerçeği evcilleştirmenin alternatif bir yolu.. sevgili işi moda yaratma sürecinin bizzat kendisi olarak okudu. benim için de daha bir anlam kazandı o zaman. çevreyle ilişkiyi sağlayan bu giysiler çağlayan’ın “heliotropics” başlıklı 2006 ilkbahar / yaz koleksiyonunda yer alıyormuş. bu sayfayı okuyan bir allahın kulu varsa gitsin görsün, güzel iş, hem de 11 mart'a kadar açık.


garanti galeriden elhamra han'ın gizemli atmosferine dalıp karşı sanat çalışmaları galerisi'ne girdik. tabii önce ben alt kattaki şapkalara, taçlara, tüllere vs bittim. ağzı açık ayran delisi gibi bütün bu güzel şeyleri seyre daldım. kısıtlı zamanımızdan yedim. ama en kısa zamanda (ve yanımda "onca gereksiz şeyden" uzak durmama neden olacak sevgili yokken) bir alışveriş turu düzenlenecek. her neyse, burda world press photo 2005 sergisi vardı. ki pek önemli güzel bir şey. 200 kadar sanatçının fotoğrafları var. insan, basın fotoğrafçılığı- haber fotoğrafçılığı nasıl olmalı diye düşünüyor gezerken, tabii hikayelerin içine dalıp gitmezse. 11 şubata kadar orda gidin gezin. http://www.worldpressphoto.nl/index.php?option=com_photogallery&task=blogsection&
amp;id=7&Itemid=87&bandwidth=high adresinden de görülüyor. biz 18.45'te filme yetişeceğimizden bitiremedik sergiyi, gene gideceğiz.

meğer sevgili gözlüğünü unutmuş. filme de gidemedik. 14 yaş liselisi olduk, burger king'e gittik. cicili eldiven aldık. pispis çamurlara girdik. çorap değiştirdik. cici fotolar çektik. onları da ben sergilerim bir ara, nacizane.

Salı, Ocak 31, 2006

yalnız gezenin düşlemleri

lisede bir hoca vardı,
h.a., bizim gençlerden ikisini bir kafede görmüş. ertesi gün popüler kültürden girdi,corporate lümpenleştirme politikalarından çıktı. orda oturuyorsun çünkü görülmek istiyorsun. görülmek istiyorsun çünkü takdir edilmek istiyorsun. herkes birbirini gözetliyor. vıcık vıcıksınız falan.
halbuki bence kentte yaşamanın bütün olayı kamusal mekanlardan faydalanmak. kafeye, tiyatroya, sinemaya, sergiye gitmek. evde oturucaksam fıstık gibi köye taşınırım, temiz, ucuz..
sevgiliyle ilk tanıştığımızda, caddelerinizi gezip her şeyi anlayacağım, diyordu. ben de geleyim, diyordum.

ama kar bizi günlerdir eve tıktı. hatta tv odasına. 3 günde 2. kez sezercik yavrum benim izliyoruz.

ne olursa olsun, yarın dışarıdayız,beraber, kente dokunmak için!

Pazartesi, Ocak 30, 2006

şaraplı laptop

sakarlığımın son raddesinde güzeller güzeli, p harfi eksik toshibamın üzerine kırmızı şarap döktüm. götürdük verdik servise. kimbilir ne zaman gelecek geri...

Cumartesi, Ocak 28, 2006

blog günü ve bir kuaför faciası

sevgilimle saatlerdir (ben kuaförden geldiğimden beri- ki bu da bambaşka bir hikaye) karşılıklı oturuyoruz. laptoplar önümüzde açık. teknolojik işler yapıyoruz. sevgili kendine blog yapıyor (benden öğrendi!) ben de aylardır içimde kalmış sorularla onun dikkatini dağıtıyorum. "şimdi ben simiole gibi nasıl yazarım şunları okuyorum diye sağ tarafa?", "şimdi ben bu tepedeki blogger yazısını nasıl silerim bazılarında yok?", "şimdi başlığın yanına nasıl bir uyuyan güzel resmi koyarım?", "resim koyamıyorum.", "resiiim resiiiim!!!" gibi..

necati kendi işini bitirdiğinde bana da yardım edecekmiş..

çok cici olacağım. çok...

kuaför mevzuuna gelirsek. benden söylemesi, en prestijli yerde dahi olsa, saçınızı aynı gün içerisinde 4 kere boyatmayın! tutmuyorsa, bırakın tutmayı versin. bugün saat 4'te evden çıkarken amacım kızıl saçlarıma azıcık daha kırmızı, azıcık daha mor bir ton vermekti.
böylece postişime daha güzel uyacaktı. işbu amaçla isim vermek gibi olmasın kozyatağı art kuaför'e gittim. önce bir kırmızı ardından bir mor boya yapıldı planlandığı gibi. sonra saçım yıkandı. aynanın karşısına geçtim. ve ne göreyim: kafam bildiğin kahverengi. nasıl oluyor anlamadım. kızıl saça kırmızı ve mor sürüyorsun. kahverengi oluyor. isteyen denesin! velhasıl kelam, dedim "ben böyle çıkmam dışarı, bir daha boyayın." demez olaydım. sorarım kardeşlerim, siz bir kuaför salonunda hiç ağladınız mı? çektiğiniz acıdan gözleriniz kısıldı, soluğunuz kesildi mi hiç? delice yanan saç diplerinize yelpaze yapan adamların arasında kafanızı kaldırdığınızda, çektiğiniz acıdan, saçınızdaki "mağma" rengi boyayı kanayan kafa deriniz sandınız mı? en sonunda dayanamadım bir 15 dakika daha durmam gerekiyordu ama resmen kuaförün çırağına yalvardım: "allah rızası için yıka kafamı. hiçbir şey ummuyorum. ben bittim" diye. neyse lavaboda ağlata inlete bir kat daha mor geçtiler saçımdan. masajlar, bakımlar vs. kuruyunca saçım baktım, geldiğim renkten olsun olsun "bir çırmık" daha canlı olsun. hepsi bu. hala yanmaktayım.
3-4 saatimi ve siyaset bilimine müthiş katkılarda bulunacak pek değerli muhtelif beyin hücrelerim bugün kuaför salonunda zayi oldu. geçmiş olsun.

Cuma, Ocak 27, 2006

rapunzel



SAÇIM VAR.

ilkokulun sonlarına doğru omuzlarımdan aşağıya inmişti. metalcilik yıllarımda şöööle bir toplayıp çıktığımdan neydi ne değildi hatırlayamıyorum pek. sonra yıl 2000 oldu. benim cadımsı upuzun kuzguni saçlarım alanyanın denizine, güneşine dayanamadı enseme çıktı. sonra zaten depresyona girdim, amelie'yi izledim, kendim kesmeye başladım vs.
azıcık uzasa, hayalimde "erkek çocuğu kafasına alaca bulaca bir fular bağlamış, dizlerinde efil efil bir etek giyen, uzun mor converseli kız" canlanıyordu. kuaförler ahbabım olmuştu. hisarüstünde, etilerde, kozyatağında, kadıköyde... hepsi koltuklarına oturup "kısa olsun, benim olsun" diyen, üç haftada bir gelen kıza bayılıyorlardı. iyi müşteri. rengi değişti sık sık. bir kere kıpkırmızı bir kaç tutam kaynadı (araya). ensem yıllarca her cuma insanda bi şaplak atma isteği uyandıracak biçimde açık kaldı.
bu sefer uzayacak. artık güçlü bir silahım var: postişim!
bugün annem getirdi. ben de saatlerdir prenses saçımla geziyorum evde. öyle oyuncaklı güzel bir şey.
artık saman altından su yürütüyorum!!!

Perşembe, Ocak 26, 2006

kar..


dört gündür durmaksızın kar yağıyor. ve ben yeni fark ediyorum ki, karla ilgili hiçbir şey yazmamışım. olacak şey değil! oysa bir zamanlar, ki susam sokağından olsa gerek o günleri hatırlayınca damağıma susamlı sert şekerlerin tadı geliyor, sabah mırın kırın uyandığımda annem ya da babam ya da ananemin sesi içimi açardı : özge, bak kar tutmuş! "kar tutmuş" çok şey demekti. kar tutunca sokak lambasının dibinde nefesinin buharını izleye izleye servis beklemezsin bir kere. okula gitmezsin. ilhami ahmet örnekal'ın 3'erli oturulan tahta sıralarındaki minik oyuklarda oyunlar bulmaya çabalamazsın. "çarşamba geç kalma uykuya dalma, uykuya mışıl mışıl, uykuya mışıl mışıl, uykuya dalma" şarkısı söylenirken uyku derken incelen çocuk sesleri arasında hıçkırıklarını bastırmaya çalışmazsın. (bu arada öyle de bir şey var ince seslerde ağlarım.) bunların yerine. çizgifilmlerin karşısına oturulur. anane french toast yapar, ki o zamanlar adı cicipapadır. öğleden sonra ilknur gelir. kar oynamaya çıkılır. 100 kişi olunur. dünyanın eeen büyük kardanadamı yapılır. (hala daha yapılıyor. var arka bahçede bir tane) akşama kadar oyna oynayabildiğin kadar. akşam oldu mu, aman uykuya dalmayayım, ge kalmayayım derdi olmadan mışıl mışıl uyu: bu kar kolay kolay kalkmaz.
ben dört gün boyunca çıkmamıştım dışarı. aman üşümeyeyim. aman oturayım işte şurda sıcak çikolata, filmler, kitaplar. biraz banu alkan biraz kadının sesi. zaten eldivenim yok. derken,
sevgilim geldi dün.
sonra sevgiliannemügedoğukanben kar oynamaya çıktık.
aslında tam da öyle değil. "birazcık yürüyelim" demiştik bir iki biradan sonra. ama bembeyaz geceye çıktığımızda herkes sanki delirdi. ben bir süre ortalıkta savaş muhabiri gibi koşturdum. sonra canoncuğumu cebime koyup ben de kartopu savaşına katıldım. ne kadar yoruldum. ne kadar! ama kıkır kıkır gülüyorduk kartopları ağzımızda, yüzümüzde, sırtımızda patlarken. çok özlemişim. bugün de çıkıp dünyanın een büyük kardanadamını yapacağız. kış geldi. biz çocuk olduk.

kardesler & bacanaklar Posted by Picasa

Çarşamba, Ocak 25, 2006

yaz!

ben yazar olmak istiyorum. gerçekten. pek bir çabam olmuyor bunun için. hikayeler gelsin bana istiyorum. bekliyorum. bir iki ufak denemem bisiler.blogspot.com'da ama galiba hiç okunmadı şimdiye kadar. yalnız bir görüntü var hayalimde. ben. bodrum evlerininki gibi beyaz bir teras. bir tek masa. üzerinde canlı renkli çiçekli fakat kısa bir örtü. nisan gibi hava, biraz belki ama çok değil, mayıs gibi. üzerimde beyaz, dizlerimin altına dek inen, dantelli bir elbise. saçlarım hiç olmadığı kadar uzun. dağınık. yani tam da dağınık değil. daha çok iki günlük fön gibi ama bir kalemle toplanmış, dağınık izlenimi verilmiş. önümde kesinlikle bir daktilo. (Sencer'in orta 2'de bana hediye ettiği daktilo olabilir mesela. ben ameliyatlıydım. o ağırdı. ata taşımıştı. gözüm gibi sevmiştim. yazar oluncaya kadar odamda dekor olacaktı.) neyse o masada, o terasta, karşımda deniz, yüzümde azıcık rüzgar, yazıyorum işte. aslındapek yazamıyorum hayalimde. böyle pek bir doğurgan gerilimler içindeyim. kalkıyorum ara sıra bir sigara yakıyorum (niyeyse?).. cart curt kağıtları yırtıyorum. bazı günler artık hangi ege koyuysa orası, oranın çarşısına iniyorum. fotoğraf makinem de var boynumda, hatta evde küçük bir karanlık oda. balıkçılara, çaycılara selam veriyorum. kedileri seviyorum. dönüyorum. ve devam.
bazen bu hayali sonsuza kadar uzatıyorum. uykuya dalmadan az önceki o en değerli anlarda. gözlerimi sıkıp gerçekten içine girebilirsem hayalimin rüyamda da onu görürüm. biliyorum.
işte o zamanlar, ben orda yaşıyorum. dostlarım oluyor. bazı akşamlar bana geliyorlar. yaşlıca bir çift. benim balkonumda beraber rakı içiyoruz. sohbet ediyoruz. ben onların hikayelerinden biriktiriyorum. gece oluyor. türk kahvesi pişiriyorum arkadaşlarıma. bir gün, akşamüstü çünkü en çok akşamüstlerini severim, sevgilim de geliyor onlarla beraber. onların bir arkadaşıymış, istanbul'dan. o da sizin gibi yazıyor, diyorlar. (sizli bizli konuşuyoruz dostlarımla) sonra sevgilimle tanışıyoruz. sevgili oluyoruz.
böyle sürüp gidiyor işte. geceleri kurguluyorum alternatif hayatımızı. hiç ölmeyelim diye, arada bir, bir kaç sene başa alıyorum.
ben farkında olmadan yazıyorum.

Salı, Ocak 24, 2006

necatikalpozge

benim sevgilim

öyle biridir ki 22 aydır böyle aşığım kendisine. 3 şekerli earl grey çay gibidir. fındıklı cafe crown gibidir. gözleri iki yeşil boncuk. 22 aydır bana bakar. ben ona bakarım. bakışırız.

benim sevgilim öyle biridir ki severim de severim. neden seviyorsun der. bilemem de bilemem. aslında kalbimin içinde bilirim. ama türkçe yetmez diyemem de diyemem.

benim sevgilim işte böyle, yaz gecesi yanmış tene nemlendirici sürüp, serin beyaz çarşaflara pofuduk yastıklara gömülüp mışıl mışıl uyumak gibi. sabah gözlerini açınca bodrum içi boncuklu perdeden içeri narin bir ışığın sızışı gibi.

dut şarabı gibi.

after eight çikolatası gibi.

"hayat güzel, can tatlı" gibi.

sus!



neden susuyor bu kim ki duk insanları? neden savunmuyorlar kendilerini? neden anlatmıyorlar? ben iyiyim. kötülükler üzerime yapışıyor diye neden demiyorlar? ya da ben neden sürekli anlatmaya çalışıyorum. bakın şunlar bunlar oluyor. ben burdayım. yaşıyorum. film izliyorum mesela. yemek yapıyorum. yoga yapıyorum. iyi biriyim. iyi yaşıyorum. iyi biri olsan bunu söylemezdin, demişti biri. çünkü iyiler, doğrular, baş roller konuşmaz pek. yönetmen allem eder kallem eder, gösterir. otopside cinayet işlenmediği anlaşılıverir mesela. burda olmaz öyle şeyler. anlatmazsan kimse anlamaz. duymazsan bilemezsin. duyulmazsa var olmaz. sözler yoksa gerçeklik de yok. sözlerin gerçeğiyse bulanık bir gerçek.

Pazar, Ocak 22, 2006

sıkılıyorum.

sıkılıyorum.

Perşembe, Ocak 19, 2006

mosquito cafe
ilk ne zamandı hatırlamıyorum. 14 yaşlarında olmalıyım. kim(ler?)leydi, onu da hatırlamıyorum. hemen herkes, özellikle de benim gibi-bizim gibi- eskileri baston edinmeden yürüyemeyenler, en az bir kez geçmişti tahta masaların üzerinden. yıllarca aliler ayşeleri sevdi, ayşeler velileri sevdi, veliler fatmaları sevdi. ve dahi kalabalık arkadaş grupları alt alta yazdı isimlerini. en baştakilere biraz kıyak geçildi. sonlardakilerin bazen bir(kaç) harfi taştı, yamuldu. sonra o masalar bitti. hepsini tavana astılar. orda, üstümüzde olduğunu bildik isimlerimizin. ordan bizi gözlediler. bazen yaz gecesi yıldızlarına bakar gibi isimlerimizi aradık tavanda. "bak küçük ayı" der gibi "bak 99 şubatı"... bulamadık çoğunu, ama bildik. sonra yeni masalar geldi. yeniden yazdık. bahçe tarafında üç minik kız. masada bir türk kahvesi bir buzlu çay bir adaçayı. masada isimleri. ne yazık, onlardan uzun kalacak.
bir gün kıştı. yalnızdım. adaçayım, kitabım; inatla sobayla ısıtılan bahçede. melikem nerdesin, dedim.
sonra mevsimler değişti. benden duymadığını masalardan okudu melike. alilerin velilerin arasına sıkışıvermiş notumu gördü. "melikem nerdesin?" koştu geldi.

işte şimdi de buraya kazıorum mesajımı. alilerin velilerin arasına. belki okunacak.. belki de görülmeden tavanı delen yıldızlardan biri olacak.
bekleyelim.

Salı, Ocak 17, 2006

uyku kardeşim ver elini. kolun kalsın.

şu an itibariyle molamın bitmesine ve benim çok saygıdeğer cicero amcalara augustine amcalara dönmeme 20 dakika kaldı. heyt be zamana karşı yarışıyor aylarca 50 dakika derse girmeye üşenen türk genci. böyle de bir şey var işte. uzun vadede planlar yapamıyorum. varsa yoksa günü hatta anı kurtarmak. yapmak da lazım mı açıkçası bilmiyorum. beni gidi skeptic beni. hande bendeydi bugün. yarın da olacak. ellerim mi kuruyor ne. (benim mi allahım bu çizgili yüz) perşembe gecesi bir yatacağım cuma gecesi uyanacağım. çünkü uyku baldan tatlıdır. bu aralar heyecanlı rüyalar görüyorum. gizli ajan oluyorum rüyamda. sevgilim ve eski ingilizce hocamla tehlikeli maceralara yelken açıyoruz. bir de bundan sonraki hayatımı bir kadın programı sunucusu olarak geçirmek istiyorum. yapımcılara duyurulur. horr!