Cumartesi, Kasım 26, 2005

kiku

resmen model geldi emaille, çok heyecanlandım. hemen yazdım projem şu bu diye. bakalım ne diyecek.
erkekler bir acayip ya. annemin arkadaşı anlatıyordu, evde bir kadın var işi yapıyor biz dışarda falan diye. ben sinirlene sinirlene dinliyordum. tüm erkekler adına sevgiliye kızıyordum. hayalimde onu barlardan toplayıp toplayıp eve sokuyordum. sonra "yok, o başka" diye kendimi avutuyordum. en son buna karar verdim: o bambaşka!
blogun kalitesi düştü dedi sevgili. vallahi haklısın aşkı, ama ne yapmalı bende bir kalitesizlik var bu aralar. hakkaten bir sürü iş altında eziliyorum hiçbir şeye başlayamıyorum. pazartesi quizim var iki tane. projem var. izlenecek güzel filmler, okunacak hoş kitaplar var. ben sıraya koyamamalardayım.
annemle güzel bir gün geçirdik bugün aslında. hep dedikodu yaptık. kahvelerçaylar içtik. o benim en yakın kız arkadaşım.
ve hayır sevgili, sana yasak nü model çekmek. hatta benim çektiklerime de bakmayacaksın, zaten güzel çekemem ki!!!

bir cuma. (bir robinson)

alternative.. dersten sonra uzun uzun konuştuk jeffreyle. you have a very strong idea dedi. ben tam fikri yitirmeye başlamışken.. kolaj yapacaklarını neye basacaksın, kumaş mı peçete mi, tahta kağıt bebek olmaz, reproduction of the woman'ı nasıl göstereceksin, kağıt bebek imajını güçlendirmek lazım, modelin yok mu, nasıl yok bulacaksın, haber sal şimdi dört bir yana. ben de yazdım, nu modele ihtiyacım var email atın falan, ama hiç cevap yok... belki de sırf bu iş için insan klonlanmalı. ya da türkiye sınırları içinde folklor, ortaoyunu.. bu kafayla ab zor gençler!!! :)
velhasılkelam, kafam iyice karıştı..

sonrası tufan.
bazen çok saçmalayabiliyorum. tanrı insanoğlunu benim şirretliğimden korusun!

-amin.

Salı, Kasım 22, 2005

one-person-one-task



bir gün evimi toplayacağım. düşen kağıt bebeklerimi yerlerine asacağım. kitaplarımı koltuklardan raflara kaldıracağım. balkonu süpüreceğim. çiçeklerime vitamin falan vereceğim. duvarlara renkli resimler asacağım.
bir gün iyileşeceğim. burnumda kızarık, gözlerimde yaşarma, üzerimde kat kat kazak olmayacak.
bir gün comparative politics öğreneceğim. abrahams okuyup anlayacağım. devlet deyince yüz değişik açıdan bakıp yüz değişik şey göreceğim.
bir gün karanlık oda kuracağım küçük tuvalette. agrandizör alacağım. aylardır biriken filmlerimi basacağım. projemi hazırlayacağım -umarım- daha yakın bir zamanda. çok vaktim olacak videosunu da yapacağım.
bir gün bir fanzin basıcağım evde, bişiler yazacağım birileri okuyacak.
bir gün bahar olacak sevgiliyle bisikletlere atlayıp gezmeye gideceğiz. şarap içeceğiz.
bir gün siyaset bileceğim, hıyanet bilmeyeceğim, kıymet bileceğim. ve dahi oturup her şeyi anlayacağım. sonra kafamı kaldırıp lapa lapa yağan kara bakacağım. "anladım" diyeceğim. sonra karda seke seke gideceğim.

ama henüz bebitoyum.
bugün hepsini planlayacağım. şimdilik..

Pazartesi, Kasım 21, 2005

falan filan

hastayım...
dün gece sevgiliannebabamüge yemeğe gittik denizatı restauranta. tango izledik. ben de piste çıkıp dans edebilmek isterdim halbuki. bir kaç kez tango dersine başlayıp pek çok şey gibi yarım bıraktık. böyle, kuzu kuzu baktım dans eden çiftlere...
akşam didem ve tuba da mesaj attı. böylece 3 etti beni hatırlayanlar. yazık.
içimden çok yazmak gelmişti ama kafamı tutamıyorum. vazgeçiyorum....

Pazar, Kasım 20, 2005

küçük bir dilek...

arkadaş arıyorum arkadaş!

bugün benim doğumgünüm. 21 yaşımı doldurdum. bilgisayar karşısında draje yiyorum. telefonum hiç çalmıyor.
oysa tam hatırlayamadığım bir zaman bir sürü dostum vardı. biliyorum. doğumgünlerimde hep "çılgın" partiler olurdu. bu sene niye böyle oldu, bilemedim. sadece hande aradı. demek ki, insanlarla vakit geçirdiğin kadar arkadaş oluyorsun. uzakta olduğunda unutuluyorsun.
beni herkesler unutmuş; yazık, çok yazık!
ailem var sevgilim var. bana yetiyorlar aslında. ama böyle anlarda, insan soruyor kendi kendine: onca insan nereye gitti? nereye kayboldunuz bre insanoğulları?

Cumartesi, Kasım 19, 2005

bisiklet

Böyle bisikletleri mincünük vücutlarının devamıymış gibi gezen çocuklar var. Kendi aralarında çeteler falan da kurarlar. Ani karar alıp ıslık çalarak filan başka sokaklara, oralardaki çocuklara savaş açarlar. Akranlarına göre belli bir hızları, havaları, ve özgürlükleri vardır. Bir de benim aylardır aklıma evirip çevirip kurduğum planları (şurda asfalttan giderim burda karşıya geçerim vs.)yerle bir eden o dehşetengiz yokuşlar bunlara vız geliyor ya, vallahi kıl oluyorum.
ben öyle bisikletli çocuk olamadım. bir kere indirip çıkarmak dertti onu merdivenlerden. sonra zaten ananem izin vermezdi pek, bişi olursa annenlere ne derim, derdi. O da haklı.. Sonra bisiklet! bisiklet! diye tutturduğumuzda alırlar bizi fenerbahçe parkına götürürlerdi. Orda da bin işte güvenli yollarda.. macerasız.
velhasıl kelam bir iki kez ortaokulda "bisiklete atlayıp" bir kaç sokak gitmeler, orda bir bankta oturup muhtelif rus yazarlardan okumalar ettik. Ama, "bisikletli çocuk" deneyiminden, rahatlığından, kıvraklığından uzak elbet.
Sonra bu yaz sevgiliyle bisiklet aldık. Benimkisi kırmızı, onunkisi sarı. (cimbombom!, by the way) Bir Pendik'te aldığımız dükkandan Maltepe'de anneciklen mangal yapacağımız yere kadar bindik( rüzgar gibi) bir de İstinye'de akşam gezmesinde çaybahçesine gittik(biraz ürpertici, korkutucu). Sonra Hisarüstü'nün yolları taştan, sen çıkardın beni beni baştan. Yokuş yani. Her yer yokuş ya olmaz böyle şey! Hani inmek hoş, ama her inişin bir çıkışı vardır.
durur bisikletler tarifisiz kederler içinde
benimki çalışma odamda, sevgilininki antrede...

Cuma, Kasım 11, 2005

kömür

sokağa başında bekler kömür kokusu. caddeye inmez. sol bileğinden çuvaldızla mıhlanmış bir cin gibi köşeyi döneceklerin üzerine çullanmayı bekler. yokuştan inene kadar sarılır da sarılır adama. yokuş insanları belki de bu sırnaşık ahbaptan kaçmak için erkenden evlerine sığınırlar. etrafta dolaşanlar topyekün şüphelidir. anahtar daha sokağın başında çıkartılır çantadan. şındırdatmamaya dikkat ederek... apartman kapısında tekrar tutulur nefes. istenir ki bir an önce girilsin içeriye. bir an önce çıksın bu kara koku insanın üzerinden. ki kara kokular bulaşmasının sevgilinin ak tenine..

Cumartesi, Ekim 29, 2005

gelişme

ooohhh... derrin bir nefes aldım kollarımı iki yana açıp. yüzümü göğe çevirdim. sular duruldu buralarda. sevgiliannebabamüge saçımı okşaya okşaya kendime getirdiler beni. bir kez daha çıktım depresyon kuyusundan, tanrı düşürmesin!
alternative için yeni fikirler geliyor aklıma. dijitalsunta. annem de daha bir canlanmışsın dedi. spor iyi mi geliyor ne? ay yaşasın hayata dönüyorum.
sevgiliannebabamüge sizi çok seviyorum.
nah şuraya yazıyorum artık her şey daha iyi olacak.

Salı, Ekim 25, 2005

istemeden


yazmayacağım dedim ama tutamıyorum dilimi. bu da benim içimi dökme biçimim oldu ne yapalım? kimse dinlemek istemiyorsa artık (çünkü anlatmışsan 1500 kere) anonime anlatırsın derdini.
yahu ben bıktım bıktım bıktım! şaka değil bu ya, şımarıklık değil!
içim gene kapkaranlık. şaçma dahi olsa bu kadar yemem bitirmem kendimi böyle bir gerçek var ortada- kötüyüm! kötü oluyorum sık sık. bunun mantıki sorgulamasını yapacak mecalim yok şuan. iyileşince geçer, geçince oturur düşünürüm fazla mı abarttım diye. Ama insaf! 3 senem var daha. 3x365= 1095 gün yanlış hesaplamadıysam. 1095! iki yaz var onu çıkar. ne eder? 1095-180= 915 her üç günde bir ağlıyorsam böl üçe- ne eder? = 305 ahanda ilk okul numaram. 305 kere daha ağlayınca mezun edecekler beni okuldan.
ben hepsini toptan ağlasam bi kolaylık yapılamaz mı acaba?
hayatımın hiçbir evresinde bu kadar berbat bir halde olmamıştım. üstelik sevgiliyle yaşıyorum. bir sürü olanak fln var. ama karşısındaki güç öyle büyük ki... hayatımın belki de en güzel geçmesi gereken zamanlarını yiyip bitiriyorum. kriz geçirirken titreye titreye ölücem.
ne der atalarımız: je ne veux pas, je ne peux pas...
hayallerimden ne kadar uzak yaşamım. ne kadar uzak ben.. neler umarken zamanında böyle sığ sularda boğulmak varmış kaderde. birazdan giyinecem bir yokuş çıkıcam iki yokuş inicem. istanbulun en güzel manzarası gene midemi bulandıracak. önümden geçen insanların gözlerini oymak, saçlarını yolmak, dişlerini sökmek, kollarını kırmak gibi fanteziler üreterek yoluma devam edicem. yokuş birden dikleşip birden bitecek mithat alamın önünde. ordan şöööle saltolu karşı kaldırıma geçicem. yürürken zart diye atsam kendimi aşağıya diye hayal kurucam. buna biraz gülümsiycem. yoluma devam edicem meydan da bulantım aniden artıcak. nefesimi tutup aşiyana doğru uzanıcam. yokuşlar inicem yine kıvrıla kıvrıla. bümede giricem. çok değişik varlıklarla karşılaşıcam orda. çok acayip sesler duyucam. öfkem ve bulantım şaşkınlığa dönüşecek affalamış halde soyunma odasına giricem. geç kalmış olucam klasik, giyinip hali hazırda başlamış bulunan latin dersine giricem. arka taraflarda kendime yer bulmaya çalışıcam olmayacak. önde durucam. sonra ders bitecek tekrar soyunma odasına girilecek orda "bitmek tükenmek bitmeyen lanet sepeti" olacak onların. küçük kafalar küçük kafaları çekiştirecek. sinir içinde çıkıp gidicem. ordan political thought dersine. geç kalmış olucam kapının yanına oturucam. sidarı ensesinden bıçaklamak volkanı yakmak hayalleri kurucam o sırada insanları görmezden duymazdan gelmek için ilginç yöntemler bulmaya çalışıcam. gene batı batıverecekler böğrüme. ayşen bilgen yüzüme gene o anlayışlı endişeli new yorklu genç kadın edalarıyla bakacak. bir anda ayağa kalkıp ebenin amuuuu diye bağırmak isteyeceğim. sonra yaklaşık 15 kez saate bakınca ders bitecek. yokuşlar çıkılacak yokuşlar inilecek. eve girilecek. günün bütün iğrençliği üstüne bastığım sakız gibi bana yapışmış olacak. çekicem çıkmayacak. yüzüm asılacak sevgili üzülecek.... bitsin artık bu çileee aaaaaaaa çekemem bile bileeeee aaaaaaaa bitsin artık bu çççiileee aaaaaaaaa çekemem bile bileeeee aaa aaa aaa a benim ağzıma sıçtın. benim ağzıma sıçtın. ALLAH BELANI VERSİN!!! da da da da - da da da da

Cuma, Ekim 21, 2005

yazmıyorum artık, bitti. iyi geceler.

Perşembe, Ekim 20, 2005

la vie? ça m'est égal...

Gözlerinizden öperim, ellerinizden sıkarım. Evde sevgili yok, sinemacılık yapıyor. Sen de gel, dedi bana. Merci beaucoup, didim. Mümkünse dialogsuz gelsin bana hayat. Heyhat! Oturursun işte o zaman evinde, hay hay!Bu arada haberiniz yok, ben ölüyorum. Dünyaya bırakacaklarımla çok anacaksınız beni, sizi tavşan yürekli Richardlar sizi... Balkona çıkamıyoruz artık, bitti o da. Hava soğuk buralarda. Belki böğüre böğüre ağlayabilirim şuan. Ama yapmayacağım. Zor olmayacaksa kuru gelsin bana hayat. Abrahams diyor ki there is no state. Ben diyorum there is no spoon. Hande der başka bir şey. sum up: hihooo hiçbir şey yok! boşlukla sallanan yuvarlanan yorulan yaşlanan kavramlar bizler... ve sonrası hiç olmadığından biz böyle sallana yuvarlana ölürüz...ölürüz... Sevgili dediydi geçenlerde: sonunda ölüm var.
o zamana kadar vakit geçirmek için başka bir şeyler mi yapsaydım acaba? bir iki sağlam dost bulsaydım, bir kaç şişe şarap içseydim, bir kaç güzel ülke görseydim. İrili ufaklı sanat eserleri attırsaydım etrafa. ama yok... prensiplerim müsaade etmiyor. Canım feci şekilde sıkılıyor. Sıkı can zor çıkarmış, ironik misin hayat? yalvarırım hayat bana biraz ciddi gelsin. sevmiyorum seni süt oğlan, babanı da sevmezdim zaten. beni izlemeye devam edin.... au revoir!

Salı, Ekim 04, 2005

dayanamıyorum!

evet resmen 1 hafta oldu okul başlayalı ve benim tahammül sınırlarım çoktan aşıldı. artık biliyorum, siyasetbilmek istemiyorum. hiçbir şey bilmek istemiyorum. huzurlu bir hayat istiyorum. ama burda mümkün değil. uyuyamıyorum. kendime vakit ayıramıyorum. başka bir şey de yapmıyorum. bu okul beni öldürüyor.

Pazar, Ekim 02, 2005

alternatif yok..

istanbul'da yaşıyorum. üniversite öğrencisiyim. gençliğin aydınlık yüzüyüm. gelecekten ümitsizim.

1. boğaziçinden nefret ediyorum.
2. bölümümü sevmiyorum.
3. ne gelecekte ne de şimdi çalışmak istemiyorum.
4. insanları sevmiyorum.
5. aktif ve sosyal bir insan olmak istemiyorum.
6. istanbul'da yaşamak istemiyorum.
7. bu denklemden hiçbir sonuç çıkmıyor.



gidilemez mi yani? buraya mahkum muyuz? ben çocukluğumda bile hiç koşmadım ardımdan biri gelir de yarışa koyulur diye. şimdi bu ne boktan koşturmaca. hep böyle mi gidecek benim hayatım? sandalye kapmaca, köşe kapmaca... daha azı ya da daha farklısı hedeflenemez mi? bıraksam şimdi okulu.. hayalini bile kuramıyorum. belki beni kendi halime bıraksalardı hiç girişmeyecektim bu işlere. sürüklendim gittim. ve nefes almadan devam mı etmeliyim bu sürüklenişe? bir zaman uyanış ve işte hayatının yularını eline alış fln gibi şeyler olamayacak mı hiç benim hikayemde. daha önceden yazılmış bir tirad ... boğaziçi koyim de tur at! bugün pazar. 4 saat fln ağladım. üzüntülerimi birbirine bağladım. şimdi geldim burdayım. yardım edin pek zordayım. sevgili anlam veremiyor derdime. ne istiyorsun ki sen, diyor. bilmiyorum ki... sadece bu değil tam olarak. evde otursam bütün gün. ekmek elden su gölden yaşasam. böyle yaşayanlar yok mu hiç? dolu... ya da basit bir işte çalışabilirim belki. boncuklardan bilezik fln yaparım. balık tutabilirim akşama pişiririm, ev leş gibi kokar, temizlerim. neden olmasın. o ya da bu şekilde bitmeyecek mi hayat sonunda... ha ziççi'lerin basur problemlerini dinleyerek ağır ağır çıkmışsın o merdivenleri (eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak), ha oturmuşsun evinde tv izleyip zaplayarak... lise1'de pera güzel sanatlara gidecektim ya, bin lanet beni yolumdan çeviren arkadaşlara! sonra lise sonda konservatuvara hazırlanacaktım, binbir lanet finalin indirimlerine ve rehberlik servisindeki fatoş'un gülümseyen yüzüne, ve gün be gün yalanlarıyla beynimi yıkayan nice edebiyat hocasına, tarih hocasına, resim hocasına... fuck you!

Cuma, Eylül 30, 2005

alternative

filmli fotoğrafya çıktı çıkalı eski teknikleri kullanmak alternatif sayılır olmuş. şimdi de dijital fotoğrafçılık neredeyse normken karanlık odada fotoğraf basmak başlı başına bir alternatif.miş.
dijital kayıt böyle virüs gibi leş gibi bir şey. kontrol edemezsin. dünyanın dört bir yanına yayılabilir. halbuki, bir ilişki içerisindeki iki kişiden hiçbiri o ilişkiye tek başına sahip olamazken, yine bir tek kişinin bu ilişkiyi bir üçüncü kişiye gösterebiliyor olması haksız fiil değil midir? ne de olsa bu: nemo plus juris. yani sahip olmadığını başkasına veremezsin. peki fotoğrafçı ne kadar ahlaklıdır ilişkiye girdiği kişinin ya da nesnenin karşısında onu cümle aleme gösterirken? bu kayıt etme hususu başlı başına bir bekaret kaybı değil midir? dir mi r idir midir hebele hebele....
bir de bugün babamın doğumgünü!

Çarşamba, Eylül 28, 2005

bosphorus university'de ilk gün- ya da allahım neydi günahım??

böyle bir insan değildim eskiden. geniş bir arkadaş çevrem vardı. insanlara karşı dürüsttüm. duvarlarım, planlarım, hesaplarım yoktu. kendimi korumaya çalışmıyordum insanlara karşı.
geldim. gördüm. yenildim.
artık tahammül edemiyorum hasan volkan'ın bırt bırt ötmesine. (ya da herhangi bir başka koca kafalı çocuğun (ya da küçük kafalı ve genellikle türbanlı kızın...)...)... insanları ne zaman sınıflara ayırmaya başladım? ne zaman sevebileceğim kısmı bu kadar daraldı? küçük ve saygı duyulmayacak işler peşindeki küçük ve saygıdeğmez insanlar burda bu okulda her yerdeler! kaçamıyorsun. saklanamıyorsun. bu dönem kabuğuma çekiliyorum, dedim handeye. sınıf bile yeter, dedi.
az bile dedi. yolda selamlaşmak bile yeter! böylesine nefret işte. ve benimki - çünkü içimde patlıyor- böylesine bir acz!
bir de nesi var bu okulun anlamıyorum, nesi iyi nesi güzel, nesi prestijli!?!?! politika bölümü iyiden çok uzak. vasat. ama bunu belki de bile bile össsssssss'den denyoluğumuzun ödülü olarak aldığımız o puanları g.tümüze sokmak dururken böyle bir yatırıma giriştik.
çok sosyal bir okul! ve ben kal'da tiyatro ve dans kulübü başkanlığı yapmış, sinema kulübünün filminde rol almış, sayısız şiir dinletisi hazırlamış, okuldan çıkıp çıkıp atolyelere koşmuş insan 2 senedir kıçımın üzerinde oturmaktan başka bir şey yapmıyorum burda. melike radyodaydı işte. o iğrenç adamlara döndüm, dedi. bıraktı. ben bi ara dansa girdim. power base oldum, canımı sıktılar. bitti o dalavereler artık varsa yoksa tavşan kaç tazı tut.

evet kaçıyoruz artık handeyle. ben işte selam bile vermedim bugün kimseye. öyle koruyorum ki kendimi kimsenin şiddetine maruz kalmayayım. o daha temkinli iyi adamlar da vardır belki, diyor kağıtları yolarak. benim parmaklarım üç gündür sigara tutmamış daha bir sinirli dolanıyor masada, vakit ve sinir harcayamam, diyorum. çok da iyi yapıyorum. canıma sağlık!

hepinizden ve herbirinizden neflet neflet neflet. BoğaZiçiler sizi. sevimsiz boklar siziiiii!

Pazar, Eylül 25, 2005

2005 yazı

yaza yaza yaz bitti... yeni dönem için "register" olduk. "schedule"larımızı hazırladık. "consent"lerimizi aldık. "advisor"lara gönderdik. "approve" da edildik.. kim tutar uleyn! fransızca 201 alana kadar canımı verdim. bir daha istediler bir daha verdim. olmaz böyle şey. (yoksa rüya mı/tam mutlu oldum derken/ yıktın bütün dünyamı) ben ki dünyaya gönderilirken hatların karışması sonucu champs elysees yerine kadıköy meydana düşmüşüm, fr101'i almamışın kardeş yasssaak deyiverdi k.duumun sistemi. ulen denyo bir üst dersi geçmişim işte diyorum, gelmişini geçmişini diyor. çaresiz dersi alamadan kredileri tamamlayamadan uzaklaştık "study"den, biraz buruk, biraz mahsun. sevgili de üzüldü. bir tane sanat tarihi dersini "drop" ettirdi diye bana. velhasıl kelam eve döndük işte buruk ve mahsun. ama biz birer BoğaZiçi'ydik. yılamazdık. hemen telefonlara emaillere saldırdık. dedik bu ne biçim terbiyesizlik, şerefsizlik. ayağınızdan vurdurucaz fln deyince, tamam abla buyur gel başımızın üzerinde yeriniz var, dediler. yedi sülalene consent veriyorum allahıma dediler. severler beni.
neyse sonbahar geldi. sağanak yağmurlar başlıyor. yeni aldığım bordo süet topuklu pabuçlar bana bakıyor buruk ve mahsun.
bu yaz pek çok önemli olay yaşadık. bülent ersoy ona rüşvet teklif eden parti başkanını açıkladı. gamze özçelik'in tecavüz görüntüleri internette dolaştı. damat adayı ata uyuşturucudan öldü. bu yaz marmara adasına-ağvaya-cundaya gittim. istanbulda havuza plaja fln gittim. kloş etek topuklu pabuç giydim. amelie saç modeli yaptım. zeytinyağlı dolma da yaptım. kıskançlık da yaptım. pek çok abuk subuk börtü böcek gördüm.
figaroyu bıraktım. (bugün)
pek de bir şey yapmamışım gördüğüm kadarıyla. ama hiç önemli değil. böyle zamanımı iyi değerlendiriyorum. züper yaşıyorum. liderlik vasıflarına sahibim. milenyum saç stilim var. diyen adamlardan zerre kadar haz etmiyorum zaten. boşluğun değerini bilmek lazım. yoksa adamın kendisi koskocaman bir boşluğa dönüşebilir. (magathi yotuhama) bu yüzden müzik dinleyerek tavla oynayarak geçirdiğim günlerin değerini biliyorum. herkese de tavsiye ediyorum. löngürst!

Çarşamba, Eylül 21, 2005

babama


"hala benle ilgili bir şey yok!"

a benim güzel babam, ne üzüyorsun beni böyle. bilmiyor musun benim için değerini, "özel"liğini. bir baba-kız (kareyovalar) ne kadar yakın olabilirse öyleyiz senle. bebekliğimden beri.. korkulu, sıkıntılı rüyalarda bir yerden "kızım" diyen sesini duyuyorum bazen, huzurlu uyuyorum. ya da sen sinirlenip beni ağlattığında gene gelip senin yanında avunuyorum. istinye'de 4 hafta sonra beni arayıp "ben düşündüm, izin vermediğime karar verdim, evine dönüyorsun" dediğinde ya da burda, son derece neşeli bir sesle "evlatlıktan reddedildiiin!" dediğinde hihihi diye gülüyorum.

seni canım kadar çok seviyorum.

biz hep böyle yakın, böyle züper bir ikili olduk senle. ama işte, benim bu "duygusallaşma" hallerime sen "bunalımlı mıyızzz" diyorsun. ben de utanıp yazamıyorum.
hadi gül madem:) işte yazdım benim mavi gözlü aslan babam! al sana bir de resim!

deşifre oluyoruuuuz...

Cuma, Eylül 16, 2005

annemügeben















elektrikler kesildi annemügeben gecesinde. mumlar yakıp biralar içip şarkılar söyledik böylece. hatta hızımızı alamayıp masadan kalktık oryantal sanatını icra ettik. beraberce büyümüş üç genç bağyan gibiyiz biz. dedikodular, kahve falları, alışverişler, depresyonlar, tatlı krizleri... tüm kadınsı işlerimizi yapabiliyoruz birlikte. mutluyum bu kızlarla. annemin elini tutmak için kolumu yukarı kaldırmak zorunda olduğum günlerde tahmin edebileceğimden çok daha fazla. je vous aime!

Perşembe, Eylül 15, 2005

1,5

1,5 yıl oldu sevgiliyle baş başa.. ne mutlu. bir şişe kırmızı buzbağ-balkon-uyku. yan yana.

her şey çok güzeldi.

ta ki o ana kadar.
sabah olmuş gün doğmuştu. tesisatçılar gelmiş, musluklarımızı yapıyorlardı. birden pür telaş umarsız ve riyakar karşıma çıktı. daha önce çok bahsetmişlerdi ondan. ününü duymuştum. o da benim peşimdeydi hep. 20 yıl önce yatağıma girmeye çalışmış, daha bir kaç ay önce ise sevgilimle ölümüne bir zıtlaşma yaşamıştı. kendine çok güveniyordu besbelli. bu ketum tavrı belki bana biraz çekici geliyordu. ama bir yandan da delice ürküyordum ondan. şimdi bu hiç beklemediğim anda, hem de sevgilimin evinde beni bulması... üstelik bu mutlu günümüzde... kafam çok karışmıştı.
hemen koltuğun üzerine sıçradım. "necati, çiyan var, öldür onu!" diye bas bas bağırdım. burdan kendisine sesleniyorum:

sevgili çiyu,
seninle aramda her şey bitti. bir daha beni rahatsız etme. peşimden gelme. seni kırmak istemiyorum bebito, geçmişe saygım var. ama bir daha mutlu yuvamda görürsem seni, bak kati söylüyorum, bunu yanına bırakmam.

Salı, Eylül 13, 2005

"gözlerinize hiç dikkat etmemişim. bakayım, yoo, hiç de yakutları, zümrütleri andırmıyor. bilakis pek değersiz şeyleri anımsattı bana. çocukluğumuzda oynadığımız renkli bilyalar gibi. renkleri güzel ama bakışlarında bir sıcaklık yok."

türk sineması ne güzel bir şeydir. bir de hintli olsaydık herhalde film sektörümüzle bu kadar gurur duyabilirim. her filmi kimbilir kaç kez izlemişimdir. hiç de sıkılmam. belki aynı anda binlerce iş görülebildiği için.bir de zaman geçmediği için hiç... yıllara meydan okuduğu için adile naşit ve hulusi kentmen.
ve ben de onlarla beraber.

Pazartesi, Eylül 12, 2005

ilk baskımı yaptım. geliştirici banyoda sevgilinin belirişi pek şairane oldu. kişisel gelişimimde onun ortaya çıkışı gibi. :)

Cumartesi, Eylül 10, 2005


dünyanın tüm martıları,

bir(eysel)leşin!

beklenmedik anda gelen sevgili'ye düet (keman ve sürekli bas)

Largo

Yaşının baharında bir yorgun dilenci,
Sadaka aşklar, üç beş kuruşun davası bir hayat…

Bir ilmek daha atmalı yalnızlığa.
Yalnızlık koyu soğuk ve gri,
Yalnızlık çekici yapış yapış bir uyku tadında.

Yıllandıkça ağıtlanmış mahzendeki şarap.
Bir kuru gürültü bir acı tat.
Velhasıl bir barok solo suretinde geçmekteymiş hayat…


Adagio

uyandı güneş tavşan uykusundan, tek kişilik
yalın rüyaları deldi yırttı
şimdilik yoktu gelecek olan
bekleniyordu.

İlk gelen meraktı, gözleri açık, kocaman
Koştu, sarktı pencereden, düştü, öldü, yok oldu
Sonra, mor saçlarını savurarak şüphe girdi içeri
Anlaşılmadı; hırsından, yandı, bitti, kül oldu

Ve Kurşuni sessizliğin bölünme tehdidi hasıl
Ve usul usul damlayan bölünme umudu
Gelecek olan şimdilik yoktu
bekleniyordu



gün başladı mahmur gözlerle, yalın kılıç, en geri saflarda
ve tüm neferler yine akşamdan kalma
ve atlar eğersiz, ve yaşamlar değersiz, ve biz
yine habersiz; savaş başlamış çoktan
….


Erkek durdu, baktı, bekledi.
Kadın durdu.
Baktı.
Bekledi.

Erkek gözlerini açtı sonra, karanlığı deldi.
Kadın düşürdü gözlerini önündeki uçuruma, koştu, kuytulara saklandı.
Erkek gülümsemesini buldu, çıkardı, serdi aralarına.
Nefesini sesini çıkardı
Kadın ayaz beyaz elleriyle dondurdu zamanı.

Derken Yağmur başladı istanbul’da
Paslandı şehir
Yağmur başladı istanbul’da, inatçı
Yağmur, yine istanbul’a sancı


(galata köprüsünde bir akşamüstü; balıkçılar, martılar.. köprüüstü bir an, ne güzeldir ki ayaküstü yaşanan. Turuncunun o kısacık hükümranlığında bir bakış ve bir kaçış. Ve o an, şimdi geçmişte sallanıp duran. İşte O akşamüstü orda; balıkçılar ve martılar, anlar.)


Derken Erkek ceketini verdi kadına.
Gözlerini, ellerini, yüreğini…
Ve sonra kelimelerini verdi kadına
-en değerli-
sözlerini verdi.

Gel dedi.



Andante

Bahar geldi sahillere sinmiş yosun kokusuyla
Başladılar yürümeye
Bir dokunuşla mutlandıkları zamanlar oldu
Bir bakışa ağladıkları zamanlar
Kayıkları insanları martıları geçtiler
Zamanı geçtiler
Öyle güzel geçtiler, kadınlar hayran kaldı
Öyle güzel geçtiler, bu yürüyüş taçlandırılmalı!

Yaz geldi, az geldi
ayrılıkla, kavuşmayla
Upuzun bir öğlenden sonra gibi tembel geçti zaman
O zaman
Anladılar zamanın gün yüzlü bebeklere ninni söylediğini
O tanıdık sesiyle, o yabancı
Anladılar, bu yürüyüş taçlandırılmalı!

Güz geldi, tez geldi
Yürüdüler yine sararan yapraklara inat
Ahmak ıslatanlara, adam kandıranlara, sabır taşıranlara
Kıstıranlara, pıstıranlara inat
Yürüyüp geçtiler şehrin tüm çöplüklerini
Lağımlarını ve kanalizasyon çukurlarını geçtiler
Tüm berduşlara göz kırpıp fahişelere selam verdiler
Yürüyüp öğrendiler adımları hızlandırmalı
Öğrendiler bu yürüyüş taçlandırılmalı!

Kış geldi yumuşak beyaz pofurdak
Kış geldi buzlu cam gibi kütürdek
Kayıp kayıp düştüler karda
Batıp batıp çıktılar
Kimliklerini yitirdiler beyazlarda
Cüzdanlarını, anahtarlanırını, hatıralarını
Madem geriye bir yürüyüşleri kaldı
Madem, bu yürüyüş taçlandırılmalı!

Elele geçerlerken, çığlık çığlığa izleyenler
Güller konfetiler
14 pare top atışı,
Ve erdi bahar sardı yine neş’e cihanı!

Vivace

Yaşının baharında bir kocamış sarhoş
Dut şarabından sözler duymuş, mineli
Ah ne hoş! Yaşamak ağır ağır çakırkeyif
Yaşamak birlikte tadarak en tatlı meyi
Ve şimdi
Daha azına da razıyım aslında
Tek parmağındaki mühürlü yüzük olsam


göl kıyısı. deniz. yaz vakti hem de. hem de
akşamüstü. fotoğraf makinesi. sandal. serin
oda. temiz çarşaf. akşam rakı-balık. sabah
sade nescafé. hamakta bauman. gece yarısı
kıskançlığı. sevgiliye özlem. ağva.
.. Posted by Picasa

Cuma, Eylül 09, 2005

saçma sapan şeyler yazıyorum. :) yihu!

yuh be!

bıktım artık bu aşk bulma eş bulma programlarından! ne saçma sapan insanlar var. kim bunlar, ne bunlar. "benim masamda telefonla uğraşmak yok!" bu ne beee! herifin teki karının tekiyle buluşuyor. birbirlerini beğenirlerse sevgili fln olacaklar. adam hıyarağası. otur! kalk! höt! fln gidiyor kıza. kız da oturuyor göt gibi. bir sürü de kadın bunları seyrediyor. "maço erkektir yapar" tadında bir şeyler söylüyorlar. vazgeçtim istemiyorum kız arkadaş mız arkadaş. bir insan kendisine kötü davranan birinden nasıl hoşlanabilir. bunlar nerde yaşıyor, ne yiyor ne içiyor? bu insanlar gerçek mi kurmaca mı? vallahi şu ruh halime nasıl iyi geldi bu aptallıklar......

suni teneffüs

neden böyle oldum ben gene bu sabah!? delilik tevekkeli parayla değil. evde ekmek yok ondan heralde, sinirlerim bozuk. sevgili annesinde. ben annemde. depresyondayım sabah sabah.
bir kız arkadaş lazım bana. melike vardı eskiden. artık yok. nerde? kadıköyde. sevgilisi var. mutlu. olması gerektiği yerde yani. didem vardı. rektör oldu. evimizde kal, dedim. siz sevgilisiniz kavga edersiniz ders çalışamam, dedi. ya vardı bir kızlar hatırlıyorum. şimdi yoklar. halbuki sevgilinin anneye gittiği bu günü pekala bir kızla kahve-sigara-dedikodu üçlemesinde geçirebilirdim.
ben boğaziçi'yi sevmiyorum arkadaş. zorla mı!?( adam gibi adam nerde aman.... böyle de bir şarkı var çalıyor her yerde.) adam gibi bir yer olsaydı ordan bir arkadaş edinirdim. önyargılı falan da değilim 2 senedir orda okuyorum. ya da herkes düzgün ben eğri. parallelliği tutturamıyoruz. olmuyor, geçiniz...
fotoğraf basacağım bugün. meşgale olur.
sonra iyisinden bir kız bulacağım kendime. nerden olursa artık. onunla kuaföre gideceğim. falcıya gideceğim. alışverişe gideceğim.
sonra biraz kilo alırım belki. onları vermeye çalışırım. gene alırım. gene veririm. gene alırım. gene veririm. gene alırım. gene veririm....alırım veririm ben seni yenerim.

Perşembe, Eylül 08, 2005

az kaldı..

bunları söyleten sevgilimin eski ev arkadaşı..!

kötü insanlar var, buna eminim.. o emin değil. etrafımızda dolaşıyorlar. yanımıza kadar sokuluyorlar bazen. yan odamızda çirkin kalpleriyle, minikkaraiğrenç kurtçukların yuva yaptığı beyinleriyle kötü oyunlar planlıyorlar. planlarını hayata geçiriyorlar.

hiçbir şey yapamıyoruz...

onlar biçimsiz suratlarındaki eşekçe sırıtışlarıyla zaferler kazanıyorlar. zavallılıkları örtmeye çalışıyorlar.
beyhude bir tatmin. geçici. püf!

çok gereksiz insan var, eminim buna.. o da benle hemfikir. sülük gibi. vıcık vıcık. iğrenç..! burdan-yine-bir kez daha- seslenmek istiyorum. UTANMAZLAR, şunu iyice bilin ki kağıttan gemi yapmak ukalalık yapmaya yeğdir. Ama bu kez kendim binip kaçmayacağım o gemilere. sizi göndereceğim.
ve batıracağım gemileri kıyıdan uzakta.
ve ben buralarda inanmaya devam edeceğim: halılar gerçekten uçar!
lambadan cin çıkar!

Çarşamba, Eylül 07, 2005









buzlu cam gibi..
...........................
.....................................................................!

bişiler..

köşe başında ayrıldılar. uzun saçlı olanı bakkalın önünde bekleşen arkadaşlarının yanına gitti. uzaktan bağırışlar duyuldu; sarılışlar, gülüşler... kısa saçlısı sol koldaki apartmanlardan birine yöneldi. merdivenlere çökmüş yedi sekiz kişi ellerinde dönüp duran şarap şişelerini kaldırarak selamladılar onu. gözlerinde belli belirsiz bir duman, yüzlerinde aleni hoşnutluk, öylece demleniyorlar kimbilir kaç saattir. yine kucaklaşmalar.. uzaklaşınca özleniyormuş meğer senin sandıkların. bir zamanlar hiç bitmeyecek sanıp korkusuzca tutunduğun onca şey, bir anda kayıp ayağının altından, sana en azılı düşman olup çıkıyormuş. sonra, ne kadar büyüsen de anne koynunda sıcak, nemli bir uykunun kollarına bırakıyor gibi kendini, böyle yapış yapış bir sarhoşluğa gömülmek gerekiyormuş ki, mezunlar gününde seni kapıdan karşılayıp bağrına basacağını düşündüğün çocukluğunun dil çıkarıp kaçması çok da yakmasın canını...

...

lodos eser kadıköy'ün sokaklarında. kaldırımlar hep biraz pistir. kadıköylünün başı ağrır sık sık. sokakları dar ve karanlıktır kadıköy'ün. köpekleri hep uykuludur. denize çıkar sandığın sokaklar duvarlarla kesiliverir. caddesi, meydanı şamatadır ama sokaklarının acı bir melankolisi vardır.
eski bir evin önünden geçerken beyaz ve buruşuk bir perdenin ardından beyaz ve buruşuk bir yüz çıkıverir. ölümü görebildiğini duyumsarsın o an. ölüm adım adım izler seni lodosu arkasına alıp bu sokaklarda.

...

kadıköy'e bir-ki

martıların var senin beyaz
kanatların var
çerin çöpün çöplüğün
gecelerin salkım saçak sarhoşun
sabahları pis pis kusmuğun
gece gündüz sere serpe kızların var

denizin var sahillerde poşet poşet dalga
simitçilerin eskicilerin bağır çağır
cinayetin rezaletin kıyametin

kilit altında namus namus kızların var

var işte sende saçmalığın her türü
bir ben varım sende senden içerü

...

ay yükseliyordu. geri geri sendelerken gölgesi taş duvara vurdu, üç karaltı altında ezilmiş. ucu kıvrılmış bir bıçaktı gökyüzünde hilal, parlıyordu. soğuk. buzlu cam gibi. kasılmış parmakları altında bir papatya ezildi. iri gözbebekleri titredi yuvalarının içinde, sonra sımsıkı kapandı gözleri. bağırışlar duydu sanki, küfürler duydu boğuk ve bulanık. bir an kulaklarına bastındırdığı yastığın altından duyduğu bağırışlar geldi aklına. çocukluğunun pazarlarında. anne. baba. cam kırıkları. küfürler. polis. bıçak. gırtlağından kesik bir hırıltı koptu. üç karaltı uzaklaşırken tenhadan, ay yükseliyordu.

gerçeklen - gerçekle kendini -- onun ile, işte, artık-
...!

çekilin benim sevgilim var!

yeni bir evde ilk uyku gibisi yok. ne çok rüya görüyor insan bu temiz çarşaflara ilk uzanışında. rengarank. pırıl pırıl. uyanınca eski odanda sanıyorsun kendini önce. bir bakıyorsun eşyalar farklı yerlerde, senin yönün yerin farklı, ışık başka yerden vuruyor gözüne gözüne.
sonra yeni evde ilk kahve.
ilk şarap.
ne şanslıyım aslında. pek çok kişinin neredeyse değersiz saydığı bir şeye sahip olduğum için. aşık olduğum için. hala rüyalarımda aşkımı gördüğüm için. uyanınca onu yanımda bulduğum için. hey gidi hey.. ne günler geçti ben bana. eski günlüğümü okudum da. koyu. kurşun. ağır.

oysa şimdilerde resmen çilek tadındayım.

aksayan şeyler de oluyor elbet. beşer şaşar. kavgalar. yetiş(eme)meler. koştur(ama)malar. hep çok az zaman. hep çok fazla insan. yazılması gerekenler. söylenmesi gerekenler. birik(tiril)mesi gerekenler. hayatın bir nedenle ya da yok nedenle hep bir low levelda devam ediyor olması. bisikletlerin kömürlüğe bağlanamaması. tamiratların kendi kendine olmaması. 20 yılı boşa mı dervirdim.
çok mu geç kaldım prima balerin olmak için?

evet.

yıkıl madem.

ama yok işte öyle değil. çünkü evde sevgili var. sarılıverir.
öpüverir.
geçiverir.



Cumartesi, Eylül 03, 2005

yine kaldığı yerden..

yazış.. taylan gene aşık olmuş. :) bazı şeylerin hiç değişmiyor olması ne güzel! her şey akarken. özge 2 ayda 2 daire değiştirirken. dilimize dolanan replikler (mi?) yerini yenilerine bırakırken (vırdı mı vırdı! salla gitsin!) taylan mesela işte, zamanın içinde donup kalmış bir güzel insan. bana mini mini kallı özge'yi hatırlatıyor.

yaşlanmak istemiyorum. etrafımdakilerin yaşlanmasını da istemiyorum. bir şeylere tutuna tutuna genç kalabilir miyiz sahi? anı hakikaten kovulamayacağımız tek cennet mi? yani taylan gibi antikalar mı bizi genç kılacak?

pfff.. daha çooook iş var. go oynamalı saatlerce, tango derslerine başlamalı. fotoğraf çekmeli... zamanı yapıp ettiklerimizle somutlaştırıp bi köşeye koymalı.
ki, hatırı kalmasın. böyle sürüklenerek bir yerlere varamayacağız.

..ve devamı

turuncu balık öldü. ve sevgilim bunu yazmak için can attığımı düşündü. halbuki yazmak istemiyorum "turuncu balık öldü" diye.

işin aslı şu ki, turuncu balıkla hiçbir samimiyetim olmadı. ilk gördüğümde ölüydü. yaşıyor olsaydı muhtemeldir ki onu çok sevecektik ve öldüğü zaman çok üzülecektik. sevgilim galiba sevmişti biraz. annesi de. onlar üzüldüler. ben fotoğrafını çekmek istedim. sonra isteğimden utandım. zavallının ölümünü kullanmaktan vazgeçtim. dolapları sildim.

ne zor taşınmak. kamyon geldi. adamları bekliyorum. kitaplarım kolilerde. elbiselerim kolilerde. ev depo gibi. her yer koli. eski eşyalar yeni evi çıfıt çarşısına döndürecek galiba. ahşap boyası ve düz renk kumaş almalı.

Salı, Ağustos 30, 2005

hisarüstünde sokaklar kıvrak

doğduğu şehirde büyüyen biri göçebe olabilir mi? düzensizlik, huzursuzluk. ait olamama.

yıllardır bir oraya bir buraya savruluyorum. eşyalarım yollarda eskiyor. istinye'ye de bir bay bay! yeni yuvamız hisarüstü'nde. yani ya altındasın hisarın ya da üstünde... türkü bar diye bir 'şey' var. inanılır gibi değil. bir de türkücüler hep kötü sesli mi olmak zorunda? yani kahvede oturuyorsan illa çok mu küfür etmelisin, efendi adamı almıyorlar mı...?

sevgilim de hiç istemedi galiba ayrılmak. "boğaz çocuğu olamayacak mıyız artık?" dedi. ama çok seviyor beni. takıldı peşime. o robinson ben cuma, ben donkişot o sanço panza yaşayıp gideriz. balkonumuz da var çıkar çay içeriz. mis.

Perşembe, Temmuz 28, 2005

mutsuzluğa meraklı


bisiklet aldık. bisikletlerimiz sarı kırmız.ı
fındık kıskacı gördük. fındık kıskacından korktum.
anadolu kavağına gittik. çok sıcaktı. çay içtik. dondurma yedik. kocamandı. üzerinde çikolata ve fındık koydurduk.
yüzen bir köpek vardı. ona biraz güldük ve bir süre seyrettik.
bisiklete bindik. çaybahçesine gittik. bisikletlerimizin kilidi yoktu. çaldırmaktan biraz korktuk. ben türk kahvesi içtim. necati de çay içti. ama yanımda sigaram yoktu.
eve döndüğümüzde başım ağrıyordu. odama gittim. ağrı kesici içtim. geçmedi. bekledim. türkü çalıyordu. türkücünün sesi kötüydü. ben de tuttum ağrılı siğil gibi kökünden kestim attım kafamı.
birazcık olsun rahatlamış oturuyordum ki sevgilim geldi. bana kızdı. kafamı yerden aldı. japonla geri yapıştırdı. bana "mutsuzluğa meraklı" dedi.

Cumartesi, Temmuz 02, 2005

hani..?

neler geçirmiş, neler çekmiş, nelerden, nerelerden geçmiş, sana gelene dek - bütün bunları da öğrenmen gerek: nasıl olmuş da, o belirsiz günden bu yana, hep gelişmiş, sana doğru: nerden bilmiş, nasıl bilmiş - senin sen olduğunu; ve, kendisinin kendisi - o; çağırdığın ve beklediğin, olduğunu?

nasıl? - bilemeyeceksin; ama, eminsin bundan.

bilmiyorsun; ama, bu, kesin.

işte, o.


oruç aruoba, hani

Pazartesi, Haziran 27, 2005

home sweet home ( veya istinye notları #1)

yerleştim yeni evime. fotoğraflarımı astım. kahvemi koydum. müziğimi açtım. keyif yapıyorum.
sevgilim işe gitti. tam karşımda körfez birahanesi. yanında habitat birahanesi. cam önlerine çamaşır asılmış evler.. çok severim böyle evleri. içerde yaşam olduğu anlaşılır. sırf dekor gibi görülen apartmanlardan nefret ederim. böyle bir eve misafirliğe gitmiştim yıllar önce. baltalimanı'nda son derece lüks ve fakat çalınmayan piyanosu, sanki deniz manzarasını içeri almamak için özenle sıkı sıkı çekilmiş perdeleriyle öyle boştu ki içimi sıkmıştı.
biz çamaşır yıkamıyoruz burda. yıkasaydık ben de asardım camın önüne..

Pazar, Haziran 26, 2005




kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, senin ile olmaya bağlayan--
o, işte...

günaydın dünya!

sevgilim çıkardı bu blog mevzusunu. ne anlarım ben..! yine de bir talaş ertesi giderek azaldığını görünce dostların, bir de yağmur yağınca günün içine, bir de okumalar olunca birikmiş... ne diyeyim oturmuş buldum kendimi ekranın önüne. o şimdi yeni temizlenen -artık bizim olan!- evinde oturmuş çeviri yapıyor. sürpriz olacak bir anlamda...

istinye'deki mini mini evimiz öyle güzel! sahilimiz, koyumuz öyle huzurlu! sıra sıra tekneler, ağaçlar, 2. köprü manzarası... çok güzel günler bekleyecek bizi, biliyorum. sabah yürüyüşleri (o koşu diyor ama yalan!), bol çaylı kahvaltılar, bisiklet turları! sonra tango! öyle bir coşku işte içimde... günlük koşuşturma içinde unutuverdiğim bazen.

bugün kadıköy anadolu mezunlar günü. köşk varmış eskiden, annem anlatıyor. ahşapmış, çok güzelmiş. bir de 50. yıl kitabı basmışlar, her dönemden birileri anılarını yazmış. ne bileyim 8 yıl işte, insanın içi bir acı oluyor. benim de var anılarım, ama pek sıradan diğerleriyle kıyasla. özel yine de...

köşk möşk yoktu ben girdiğimde okula. ön bina, idare binası, tiyatro salonu, pansiyon binası, çamlık. 11 yaşı bile tamamlayamamış minicik adımlara pek uçsuz bucaksızdı bahçe. pek kocamandı son sınıflar. melikem'le sıkıntı içinde dolaşır dururduk. son yıllarda daha çok dilimize dolanmıştı 'bitse de gitsek!'... platonik aşklar, kupkuru tavuk kroketler, düş sokağı sakinleri, mor kalemlerle tutulan şiir defterleri, hep bir melankolik çıkılan sinemalar, son gemi, camel, captain black, portishead, sade -illa da klasik- nescafe, kıyafet kontrolleri, çamlık baskınları, melike'nin bulduğu her kağıt parçasına çizdiği kız portreleri, heavy metal, asker çantası, didem'in beni anlatan cadı resmi, didem'in annesine basılışımız, ne bok varsa hep mutsuz oturuşlarımız, hepsi bir stand-up gösterisini andıran dersler, olmazsa olmaz renkli converseler, converseler olunca olmazsa olmaz marazlanmalar, kadıköy'ün lodos sokakları, kıdemli martıları...

bir de mey meclisleri vardı, hey gidi hey! çarşamba, cuma sahillere inilir; kırmızı tuborg, kırmızı şarap, gitar-saz-keman-yaylı tambur-vs vs'de ata, ağlamalarda-kusmalarda ben ve didem, gülmelerde-oynamalarda ben ve melike. izmit sahilde yakamozlar, alanya sahilde caretta caretta, olimpos sahilde denizde yüzen mumlar, finike sahilde üç buçuk, kaş sahilde taocu ve dombili:)... moda sahilde hep beraber!

bir de tiyatro vardı: keşanlı ali destanı. bir keresinde -sahilden mi dönüyorduk?- serhoş kafayla prova yapasımız geldi gece vakti. beyhude çaba tabii, zar zor açtırılan sahnede 8-10 'sarhoş rasih', sabahki provaya kusmuklu perde! güzel geçti gene de oyunlar. ertesi sene: bir takım azizilikler. rtük. suya düşen emekler. neyse bu başka bir yazının konusu.

ts sınıfı başka bir alemdi kuşkusuz. kapısı kilitliydi sınıfın, sucu gelirdi ders sırasında. kettle'da çay suyu kaynar, battaniyeler altında dizlerimiz ısınırdı. cd playerımız çalardı derstir, teneffüstür demeden, danslar edilirdi. (camdan gelmişti bi kere yan sınıfın ingilizce hocası!) sigara içmek için çamlığa dahi inemeyecek kadar üşengeç zamanlardı. çamurluk denir bi yer vardı, düpedüz çöplüktü aslında, orda içerdik. her 3 dakikada bir basılırdı. koşup kaçamayacak kadar bitkin zamanlardı.

yorula sıkıla, şişe pişe, miksinleşe dinginleşe bitti lise. şimdi o sakin ruh can çekişiyor boğaziçi'nin her yokuşu azap havasında.

'uyku kardeşim, ver elini
usul usul, damla damla, beraber
eriyelim... eriyelim...!'

böyle bir derin sarsıntı içindeydim onla tanıştığımda. birlikte kapattık gözlerimizi, açmak üzre turuncu uykularda güzel rüyalara. bugün, geçmişimi gördüm kadıköy anadolu bahçesinde, yarın geleceğime gidiyorum bavullarım (ve çaydanlığım) elimde.
şimdilik iyi geceler!