Çarşamba, Ekim 25, 2006

özgeliği planlama enstitüsü

çok akıllı kızım aslında da harcanıyorum. bugün yine 3 sayfa almanya okumaya üşenip depresyona girdim. yorgan döşek yattım. sonra üzerimdeki işin bir kısmını sevgiliye devredip bir tatlı huzur aldım. yani tam olarak değil ama idare eder... ne diyordum, akıllı kızım evet. şıppadanak video koymayı öğrendim bloga. intermedia.blogspot.com'da inanmayan baksın! böyle ağır bir görevi yerine getirdiğime göre saatlerce youtube'de gezebilirim şimdi.
bir diğer büyük iş olarak saçlarımı boyadım bayram tatilinde. kahverengi mi olsun? daha doğal uzar hem. belki biraz bal köpüğü gölge, çocukluğumdaki gibi? yoksa daha koyu mu olsa patlıcan falan? yok canım cadı sila olmayalım şimdi.. sonuç: gene kırmızı.
rehavete kolay giriyorum. planlama organizasyon bende yok. bunları biliyordum zaten. ama bu dönem iki önemli şey var. biri müzik, biri dans. adam gibi çello çalışmak ve güzel bir intermedya performansı çıkarmak. yoksa gerçekten kendime hiç saygım kalmayacak.
bugün tembellik son. yarın sabahtan itibaren artık vitamin mi minarel mi ne yarıyorsa bu işe onlardan yutulacak. bir adet yay bir adet nota sehpası alınacak. antreyi ayna kaplatmak, bir de bar taktırmak kaça mal oluyor, en azından bir bilgi alınacak. artık ondan sonra ajanda mı tutuyorum, saatli marif takvimi mi bilemem.

Pazar, Ekim 22, 2006

yalanla kendini - kroki

ben yeniden dans etmeye başladım. yavaş yavaş. bu da benim intermedyatik projemin taslağının bir kısmısı




sahne loş. alacakaranlık. sahne gerisi ve 60 dereceyle açılan sağ ve sol kenarlar panolarla kapalı. üzerleri beynime işlemiş imajların kolajıyla kaplı. tam ortada 5 oyuncu bir toplu mezar gibi üst üste alt alta bir yığın oluşturmuş kıpırtısız yatıyorlar. bu benim beynim. el fenerininki gibi küçük ama güçlü bir ışık yığının üzerinde geziyor. kasılmış bir el, yan dönmüş bir ayak, geriye sarkmış bir kafa. kafaya sabitlenip genişliyor ışık. yavaş yavaş kıpırdamaya başlıyor kafa, genzinden bir hırıltı kopuyor, nefes almaya çalışır gibi sağa sola hareket ediyor. sahne yavaş yavaş aydınlanmaya başlarken yığında kıpırtılar ve sesler artar. davul ya da bendir gibi bir çalgı eşlik eder. mırıltılar kelimelere evrilir. oyuncular kalın bantlara yazılı kelimeleri beynimden dışarı fırlatmaya başlarlar okurken. yığın iyice yükselir, müzik ve sözler de yükselir. birden bir oyuncu yığından kopup sahnenin sol ön kısmına düşer. yığın olduğu yerde donakalır. (mümkün olursa burada öndeki oyuncu aydınlıkta kalırken arka taraf loşlaştırılmalı.)

*solo dans*
bu sırada sağa sola fırlatılmış kelimeleri yırta kese birleştire deli kelimesini -şimdilik böyle diyelim- oluşturur. dekorun içinde bir yere asar (burayı düşün). müziğin ana teması burda transpoze edilmiş deli deli kulakları küpeliye dönüşür.


burdan sonra yığın açılacak bir şekilde söylemlerle örümcek ağı gibi sahne donatılacak. koreografik bir dansla oyuncular ağların arasına takılır.


ps. resimler maya derenden. örümcek ağı fikri sevgiliden.

Perşembe, Ekim 19, 2006

Cuma, Ekim 06, 2006


:)

bienal.

neruda

Pazar, Eylül 10, 2006

olmadı baştan


eski günlüğümü buldum. londra'dan almıştım 2001 yılında. mor kadife kaplı, sayfaları çevrildikçe yırtılıyor ama hala yeni gibi.

bu blogun da pabucu dama atılır artık.

zaten hiç istediğim gibi olmuyor. hayatımı düzenlesin istemiştim. yaptıklarım, öğrendiklerim kaybolmasın bir yandan. düşünce tembeli olduğumdan bari yazarken fikirlerim olgunlaşır sanmıştım.

yalan oldu.

güneşli anları kendime saklayayım, yağmuru kurutayım derken benden ayrı bir ben gelişti burda. izlediğim filmlerin, okuduğum kitapların üzerine yazmaya kalkınca onlar benden hızlı gitti. fotoğrafları aktarmaya üşendim. falan fişmekan.

bişiler'e devam edeceğim sanırım. burasıysa başka bir gerçekleştirilmeyecek projeyi bekleyecek.

YAŞASIN KAĞIT KALEM!

Cumartesi, Eylül 09, 2006

h a y a t


hayat insanı yalnız bırakıyor bazen yabancı bir şehrin kargacık burgacık sokaklarında; kent devleşirken insan küçücük oluveriyor o an. öyle küçülüyor ki, bedeninden yoksun duyuyor adeta kendini. "hayalet" oluyor işte o yüzden. kanalların köprülerin üzerinden uçuyorum, dedirtiyor hayat bazen insana.
bana okuyor acılarını. karşımda mindere oturmuş, ara sıra sesi titriyor. hüzünlü günleri hızlı geçiyor okurken. komik anılara varmak istiyor bir an önce.

o yalnızlığı iyi biliyorum ben. çölün ortasında. bırakılmışlığı. hatırlıyorum. 14 yaşında oluveriyorum kırmızı minderin üzerinde. içim sıkılıyor. o günlerin, o sokakların, o cehennem sıcağının geçmiş bitmiş olması, böyle çok nadiren başımın üzerinde ileri geri sallanan hayallere dönmüşlüğü beni memnun ediyor. her şey güzel olacak demek istiyorum ona. ben varım. sevgili var. diyemiyorum galiba. lagaluga saçmalıyorum. ilgimi, sevgimi, yakınlığımı gösteremediğimi fark ediyorum.

dolaşmaya çıkmışken sevgili arıyor. dışarı çıkalım bu akşam diyor. hemen gidip hazırlanıyoruz. yine bulutları dağıtmaya yardım ediyor. eğleniyoruz akşam. dans ediyoruz. bağıra bağıra şarkı söylüyoruz. oryantal oryantal kıvırıyoruz. çakkıdı çakkıdı oynuyoruz. tango yapıyoruz. lirik dans bile yapıyoruz.

yalnızlık paylaşılır diyorum içimden bir şeyler diyebilecek anlarımda. onları yanımda görmek, mutlu görmek iyi geliyor bana. böyle işte.

ve sana. gözlerine bakıyorum, daima.


Pazartesi, Eylül 04, 2006

. . .

*ordu dediğin kendi devamlılığını sağlayan kurum* kuvvet dediğin bildiğin insan*geçen gün ölen çocuk benden bir yaş küçük*sevgili askere gitmesin*savaş elitleri bok gibi para kazanmasın*tsk lübnan'a gitmesin*

Cumartesi, Eylül 02, 2006

yine-yeni-yeniden

yine.

yaz bitti, nasıl bilirdiniz?


iki gün önce yeniden buldum istanbul'u. "nereye koyduysan ordadır!" buraya koymuşum. başkaları da üzerine biraz yağmur koymuş. çinili kafe'de lila downs çalarmış. şeffaf şemsiyemden gökyüzü görünürmüş...

kız istanbul, unutmuşum ayol ben seni. güzel bir şeymişsin.


yeni.

ayrıca,

-video art yapar mıyız zeyn?

-yapmaz mıyız bee!


yeniden.

tarçovski 8 yaşına bastı. eskisinden daha şımarık, daha karakter sahibi. şaşı gözlerine kurban olduğumun kedisi.

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

b ö c e k l e ş m e n i n k a d i f e t a r i h i

bişiler.com'da yeni öyküm yayımlandı. ilgilenen seçkin okuyucu kitleme :) duyurulur.

martının dönüşü -kısa ve öz-

yoktum. şimdi varım.

başka yerdeydim. şimdi orada yokum.

seviyorum istanbul'u. ailemi. sevgiliyi...



bir tek o masmavi denizde yüzmeler de olsa...!

ve bu yaza damgasını vuran heitor villa lobos, bachianas brasileiras

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

code 46



'are there too many off them? -or the waste of economic progress' başlıklı makalesinde zygmunt bauman modern çağın bir getirisi olan 'artık insan'ı anlatır. ekonomik ilişkilerin dışında kalmış/bırakılmıs bu insanlar sosyal ve politik alandan da manen ve cismen soyutlanmış, dünyanın 'boş' alanlarına yerleştirilmiş, gettolara, hapishanelere kapatılmış; neoliberal devletin tüm kurumlarının seferberliğiyle 'geri dönüşleri' engellenmiştir. bu günümüz çelişkilerinin daha da sertleşip sivrildiği, 'içerde' ya da 'dışarda' olmanın yaşıyor ya da var oluyor olmak arasındaki farkı yarattığı bir gelecekte geçiyor film. güçlü politik organizasyon(lar?) yasalarını hafıza silmekten yer değiştirmeye, dışarı atmaya kadar çeşitli ceza/yöntemlerle uygulatıyor. devlet yatak odalarına dalıyor, sevişmeleri bölüp parçalıyor. kurallara (kod46) uymayanlar, bir çeşit virüs nedeniyle, kendilerini ihbar edecek denli robotlaşıyorlar. yaşantıları ellerinden alınıyor.

filmin sonunda maria'nın dediği gibi dışardakilerin hafızalarına karışılmıyor, onlar yok sayılıyor. bu durumda içerisi mi daha iyi dışarısı mı, bilemiyor seyirci.

Cuma, Ağustos 04, 2006

son dakika kıllanması

yalancı yarim isimli dizide romantik bakışlı çellist kızı oynayan hatun daha önce hayatında viyolonsel görmemiş. sol el kal tabiriyle "tomruk" gibi, sağ el kibar-kadın-bıçak-tutar gibi. ayıptır. bu kalitesizlikler 70'lerin Türk filmlerindeki gitar çalamayan hippilerde kalmalıydı.
çın çın (çay karıştırma efekti)

postmodern masal


İşbu hikayet Kraliçenin akıllara durgunluk veren düşüşünün resmi ve cismi belgesidir.

Evvel zaman içinde kambur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken herkes birbirinin tahtını tangur tungur sallar iken, ülkelerin birinde hali vakti yerinde hem işinde gücünde bilhassa pek bir şahane az çok yalnız ve bir o kadar da şanssız bir kraliçe yaşarmış.
Ne kralı ne krallığı ne tacı.. hükümranlığını ilan eden sırf kendi inadı. Velhasıl öyle kendi halinde sürer gidermiş saltanatı…
Bir gün çamaşır asarken balkonda gerili ipe, bir ses duymuş. Maymundan geliyormuş ya en harikulade insan bile, içgüdüleriyle irkilmiş, dengesini kaybetmiş. Düşmüş, ölmüş.
Gökten üç elma düşmüş. Biri kraliçenin biri doğan görünümlü şahininde bangır bangır arabesk çalan kirli sakallı beyaz atlı prens ve hatta damat adayının biri bu masala tüm inananların başına.
Fin.


Özgecik
Dorm, haziran ’05

yağmur yağsa... uykum kaçsa...

bugün biraz okudum, biraz yazdım. (yapayalnızdım. :) )

sevgili iş görüşmelerine gitti. hepsi de çok iyi geçti. iyi geçtiği için sevindim. birlikte tatile çıkamayacağımız için, gündüzleri onu özleyeceğim için üzüldüm.

bugün değişik bir şeyler istedim ben. yaz vakti yağmur yağsın istedim. broadway sinemasında film izleyip bahariye'de yürümek... sığınak'ta çay içmek...

her şeyden çok, sayfamı her açtığımda -ki itiraf edeyim, bunu çok sık yapıyorum. özellikle yapacak çok işimin olduğu günlerde!- alttaki kabarık saçlı çirkin kadınlarla karşılaşmaktan sıkıldım.

geçmişe ve geleceğe buradan bakmak istedim bugün.

Pazar, Temmuz 30, 2006

80li yıllar


okan bayülgen'in programında bu hafta konu 80li yıllar. 6 senesini gördüm ben de. güzel anılar var, clementine gibi. ama genelde karanlık, kalitesiz yıllar, kötü müzik, çirkin insanlar anımsıyorum.

ötesi, dikkat buyurun: 80 yıllar bağıra bağıra geri dönüyor, ve biz elimiz kolumuz bağlı bekliyoruz.
dar kot altı ince topuk, kabarık saç, kalın zincir...

yapmayın rice ediyorum. insanlık tarihi bu rezaleti bir daha kaldıramaz.

red bull air race ve fal

Evet, uçaklara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum


istanbul'da red bull air race oldu. biz de sevgiliyle gidip uçakları seyrettik. iyiydi, hoştu, biraz korkunçtu. kalabalığın arasında değil de arkadaşın ablasının terasında, şemsiyenin altında olduğumuz için şanslıydık. yine de başlarda "ooo", "vooovv", "abarey" edalarıyla seyrettiğimiz yarışı bir müddet sonra "evet uçak..", "uçuyor, hmm.." ukalalığıyla görmeye başladık.


ve oradan gittik.


hayır, bu sevgilinin beni aldattığını belgeleyen bir fotoğraf değil. o zaman niye bir hatunla oturuyor? çünkü, biz yine falcıya gittik.

dilek diye bir falcı kız vardı, krişna'da. daha önce her şeyimizi bilip bizi çok korkutmuştu. yine gidelim dedik. terastaki minderlere oturduk. kahvelerimizi söyledik. ağzımızda güneş bekledik. kahvelerimiz geldi. içmeye başladık. derken garson geldi ve "dilek hanım'ın falı 20 ytl oldu." dedi. çok değil bir kaç saat önce "çello susturucusuna 25 milyon vermektense sevgiliyle daha iyi geçinirim, gürültüme tahammül eder!" diyen bünye bu %100 zammı kaldıramadı. özlem hanım'a baktırırız madem (onunki 10 ytl) hem rekabeti kızıştırmış oluruz, dedik.

velhasıl kelam özlem hanım baktı falımıza. ama baştan sona salladı. hoşnut kalmayaraktan ayrıldık krişna'dan, birbirimize yazışları anlatıp güldük.

neymiş: üç kuruş fazla olsun, kırmızı olsun.

ya da: ucuzdur vardır illeti.

Salı, Temmuz 25, 2006

bir gecede amerikan siyaseti öğrenilmez.

uyuduysan bir de hiç öğrenilmez. çarşamba sanılan sınav salıysa insan kısa bir şok yaşar. yumurta kapıya dayanmadan işe oturmayan zihniyetin 20 yıllık birikimi belli bir fayda sağlasa da -bu çıkmaz, bunu sallarım, bu zaten yazış- yere düşmekte olan yumurtayı tutacak refleks her baba yiğitte yoktur.

Cumartesi, Temmuz 22, 2006

iskele verilmeden atlamak tehlikelidir.


"en büyük korkum vapur iskeleye yanaşırken atlayıp- dengemi kaybedip- düşüp ölmek." derdim eskiden. tam giyinmiş, süslenmişsin. gezmeye gidiyorsun. hop. öldün. kabus gibi...
demek ki karşı yakada "gece gezmeleri" henüz yeni ve mühimmiş benim için o zamanlar. özenirmişim giderken.
ölmek istemezmişim bu yüzden.

şimdi orası ev. burası bir nevi gezme. büyümekle beraber gelen bir şey hareket alanı. yaşar kurt şarkısı gibi: büyüdü pabuçlar, yollar büyüdü.

ama ben, iskele verilmeden inmem hiç vapurlardan.

dün bir kadın düşüverdi vapurdan atlarken. dizleri kırılmadı. kolları öne doğru uzanmadı. çığlık atmadı. ayakkabıları mıhlanmış gibi yere gerisin geri yıkıldı, hacıyatmaz gibi. arkasındaki adam ürküp geri sıçramadı. sanki sokak ortasında armut gibi düşen insanları toplamak vazifesiymiş gibi soğukkanlı omuzlarından yakaladı kadını. kadın yay gibi esneyip ayağa kalktı.

jive duydum gibi oldu. coca cola reklamı gibi taka tuka müzik yapmak istedim. tüm vapur dans etsin istedim.

bu arada otobüse binmiştim bile; yalan oldu.
bu da tarihin tozlu sayfalarında yerini alacak tırt bir yazı oldu.

Pazar, Temmuz 16, 2006

bugün

caddebostan sahilinde zeyn'le geçmiş bir akşamüstü. bira ve midye dolma. bodrum'a da gideceğiz, küba'ya da. sonra büyüyeceğiz; ben sevgiliyle evleneceğim, sen sinan'la. çocukları küçükten baleye gönderip, biz kahve içmeye gideceğiz. yalan söyleme; sen de erken kalkacaksın kocana yemek yapmak için.
yıllığıma " sen benim o kadar çok şeyimsin ki, seninle dans ederim fıstık.." yazmıştın ya, daha çok dans edeceğiz birlikte.
sonra bir gün yine diyeceğiz, bugün dediğimiz gibi, "sonsuza kadar yaşamak ve her şeyi yapmak istiyorum!" diye.

Cuma, Temmuz 14, 2006

the tiger lillies


çingene müziği ve operayı "harmanlayan" bir grup keşfettik sevgiliyle istanbul caz festivalinde. bazı seyirciler bile palyaço şapkaları, maskeler, şeytan boynuzlarıyla gelmişti. müzik de güzeldi, "ironik" şarkı sözleri de (I see piss, coming from your legs.. I love you although you smell.. vb.), sahne showları da (bir ara davulcu öldü, sonra hortladı, domuz maskesiyle çıktı vb.)...

evde oturup dinlenir mi, hayranı olunur mu, albümleri alınır mı, bilmem. ama en azından hayatta bir renk olarak görmek, bilmek hoş oldu. gene gelse, gene giderim!

bilgi için: http://www.tigerlillies.com/2003/index.php

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

"b a ş k a"

yeni öyküm bisiler.blogspot.com'da yayınlandı! herkese duyururum.

aylarca uzadı durdu. karakterleri, konusu, üslubu zırt pırt değişti. en sonunda ortaya eklektik bir yapı çıktı. adını "b a ş k a" koymakta tereddüt ettim başlangıçta. sevgilinin senaryosunun adı "b-aşk-a"ydı. ama güldü, "sevinirim" dedi.

bilmiyorum okuyan olacak mı... keşke herkesler okusa da eleştiri için bir de bana e-mail atsa...

özgelik


"Aydınlanma zihnin çevreye olan dikkat ve ilgisini önem sırası yapmadan, yan tutmadan uyanık tutmakla başlar.(...) Amacı zihni saplantılardan, koşullanmalardan, bağımlılıklardan kurtarıp özgürleşmesini sağlamaktır. Zihin en başta kişisel benlik yanılgısından kurtarılıp, bağımsızlaştırılıp, özgürleştirildi mi ortada uyanıp aydınlanmamak için bir neden kalmaz.

dünyaya geliş nedenimiz her halde uyumak değildi. uyanmak, bütün bunalımı, bütün acısı, sevinci ile içten içe yaşadığını duymak... içine doğduğumuz hayatı anlayarak, duyarak yaşamak, iyi ya da kötü yanları ile bu yaşamak dediğimiz serüveni üstlenmek."
ilhan güngören, zen budizm.

yanılgı: başkalığın çekiciliğine kapılıp, benliği bir fetiş objesi haline getirmek. özge olma durumunu sürekli, değişik yollarla dışa vurmaya çalışmak. profiller belirlemek. kendini ayrı tutmak. yarattığım benlik içine hapsolmak.
büyük yanılgı: özü değil özgeyi aramak.

Pazartesi, Temmuz 10, 2006

kıllanan adam

saat 10, ben uyumak istiyorum.

ama yok, paper yazmalıyım. response paper. okuduğumu anladığımı kanıtlamalıyım. derste konuşmalı, fikirlerimi paylaşmalıyım. koray hocam öyle yazmıştı e-mailde: artiküle fikirlerinden arkadaşların da faydalansın.

hadi canım, hadi ordan. bir insanın bir diğeriyle -yani eşi, dostu değilse, beraber yaşamıyorlarsa- bir şey konuşması çok komik değil mi? yani "fikir paylaşması", tartışması... "küresel kapitalizm bıdı bıdı...", "siyasel islam pıtı pıtı...", "filistin tıpı tıpı...".......

çok biliyonuz.

ne demiş kundera: çok fazla insan, çok az fikir var. o yüzden herkes bu kadar aynı. genel geçerlerden şakıyor millet. biz de karşılarına geçip ince bellide çay höpürdetiyoruz kıllanarak.
müzmin muhalefet. uzatmalı şirret. her daim lanet.

bir de allah rızası için ders dinlerken kafa sallamayın ya, çok antipatik, rezil bir şey. onaylayıp durmayın konuşmacıyı. sevimli, zeki falan görünmüyor.

şimdilik bu kadar. neymiş: artık derslerde fikir beyanı yok, sallabaş hareketlerle hoca onaylamak yok. yarına herkes çalışıp gelsin.

Cuma, Temmuz 07, 2006

fish and chicks


eskiden cunda'ya giderken daha uzaktan deniz görüldüğünde megi'yle bağırmaya başlardık: deniiz deniizzz! diye. sonra her gün salondaki saatin önünde bekler dururduk deniz saati gelsin diye. çocukça çirkin kulaçlar, kaydımacalar... buruşana kadar suda kalma.

kışın da havuza gidilir ama güzel olmaz. üşünür. yorulunur. bone falan zaten çok sevimsizdir, kabarık çiçek çiçek değilse.

yaz okulumu şenlendirense güney kampüsteki havuz. sabah açılır açılmaz gidince iki kulvarı işgal eden yüzme okulu veletleri dışında kimse olmuyor. biz de didi'yle foşur foşur yüzüyoruz.

didi'nin sözüne güven olmaz. "hayatta yüzmem. ben 6 senedir ıslanmıyorum..." dedi dedi. sonra benim iflağım kesildiğinde dahi çıkmamakta diretti. o fishy oldu, ben fishist.

yeni hedefim sevgiliyi ikna edebilmek!

Perşembe, Temmuz 06, 2006


butun cicekler, biraz daha su ister, su yoksa sevgimiz yasatsin onlari...

çiçeklerim


camımın önü şenlendi. bunca zamandır beklediğim pıtırtılar birer birer pırtladı. her sabah yeni bir tomurcukla uyandım. tabiat balkonumda canlandı. ben çok sevdim onları.

ama hayatla ölüm her zaman iç içe. biri açarken biri soluyor. yeni tomurcuklara sevinirken saksının kenarına düşen rengi hafifçe dönmüş yapraklara üzülüyorum.

güzelim ortancam öldü mesela. "ne oluyor bu çiçeğe, neden rengi bozuluyor, neden yaprakları çürüyor??" derken, bir de baktım saksının dibi yarım karış su olmuş. karantinaya aldım ama hiç umut görünmüyor. belki seneye, daha geniş bir saksıya aldığımda... didi de -ki kendisini daha önce görmüştünüz mercan'da bir masada, didem ve melike'yle beraber- bir ara kurudu, çiçeklerini döktü falan. ama şimdi toparlandı. tahminimce bu yaz gene açar. sardunyam hala uyuz, çiçeksiz, gıcık, upuzun bir dal. bu muhteşem üçlüyü hayata yenik düştükleri için cezalandırıyor ve resimlerini koymuyorum. ne zaman canlanır, güzelleşir, gözümü gönlümü açarlar, o zaman bu sayfada yer almayı hak ederler.

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

caché, michael haneke


fransa kolonilerini sergiledi emperyalizmin doruklarında. siyah insanları, onların evlerini, hayatlarını ve bununla beraber tahakküm ilişkilerini bir festival havasında bulvarlarına taşıdı. çünkü gösterdikçe daha çok sahip oldu gösterilenlere. izlemek ve göstermek gücün vücut bulmuş haliydi, teşekkürler foucault.

haneke ise sık sık "tarihin objektif gözü" gibi tarafsız süsü verdiği kamerasını fransız burjuvasına doğrultmuş. aile kurumunun fil dişi kulesinde derin çatlaklar yaratan gizli saklıları, kabul edilmeyen sorumlulukları, günahları göstermiş. hepsinin üzerine çekilmiş her şeyi kapsayan ve saklayan uykuyu... şiddetin görülmedikçi şiddet olamadığını... ve en güçsüzler için bile sistemlerde ufacık da olsa bir özgürlük alanı bulunduğunu, teşekkürler simmel.

upuzun kesik boyunlu tavuk sahnesi, boynu kesik adam sahnesine kıyasla. aynı gün ölen cezayirli çift ve köpek üzerine hikayeler... her şey yerli yerinde, küçük dozlar halinde verilmiş bilgi. ne bir kare eksik, ne de fazla.

failin de "saklı" kalmasıyla artan rahatsızlık, güçlülüğümüzün ve haklılığımızın neticesi güvenli hayatlarımızın, bir nevi panopticon yapısı halinde olduğu paranoyasının doğurduğu bir tepki mi?

Cuma, Haziran 30, 2006


umutsuzlar merdiveni onunde.....

Perşembe, Haziran 29, 2006

çalıştı, kazandı!



o, yani sevgili, yeni mezun.
derslere son 17 dakikada girdi. paperları 3 ay sonra teslim etti. intermediatik oldu belki, ama son 5 dakikada. 3 paperını falan hiç teslim etmedi. final haftasında okulu bırakmaya karar verdi.

artık hepsi geçmişte kaldı. çünkü o artık boğaziçi üniversitesi 139. dönem mezunlarından biri.

tanıştığımızda daha 2. sınıfta okuyordu. tk dersi falan alıyordu :) . saçları uzundu, sakalı kısa. sonra sakalı uzadı, saçları kısaldı. bugün kepinin altında sakal da yoktu. ama o kapkara harry potter kalabalığı arasında kendisini görebildiğim kısacık anlarda işte benim sevgilim dedirten tanıdık gülümsemesi, boncuk gözleri vardı.

beni asıl ilgilendiren şimdi o olmadan okulun neye benzeyeceği... güney meydanda kalabalığın içinde yalnız kaldığımız balkon kimbilir ne çok özleyecek onu.

ama yok, endişelenmiyorum. bu yoğun çalışma temposuyla (!) mezun olmayı başaran süperman sevgili uça uça balkonumuza da gelir.

..

Pazar, Haziran 25, 2006

1 yıl önce

yine bu evde -annemin evinde- bu odada, bu laptopta yazmıştım ilk yazımı bu sayfaya... 1 yıl önce. talaştan dönmüştüm yine. yine biraz buruk, biraz yorgun, çokça mutluydum.
1 yıl önce... sevgiliye taşınmayı planlıyordum. istinyeye o zamanlar. arkadaşlarımı özlüyordum. üniversiteyi sevmiyordum.
büyük atılımlar yapmadım belki bu bir yıl içinde. kritik kararlar vermedim. hayatımı değiştirecek önemde olaylar yaşamadım öyle. sessiz sessiz, içime sindire dindire büyüdüm.
bisiklet aldım, hisarüstü'ne taşındım, çello çal(ış)maya başladım. bir kaç güzel fotoğraf çektim. bir kaç güzel yeri gezdim. bir kaç güzel dost edindim.
sıklıkla yazdım bunları. kaybolmayacaklarına emin olmak istedim.
kaybetmemek ve kaybolmamak istedim.
işte bu akşam, -gece vs.- talaştan döndüm. sencer, ata ve evrim ağaçlara çıktıklarında aşağıdan -yine- güldüm. vak vak dansları yaptım herkesle, nasıl göründüğümü önemsemedim. moda sahilde kayalıklarda oturdum. huzur! dedim. mutluluk... dedim. melike'yi darladım.
belki de ağustosta kabak'ta, dedim. kabul edildim.
işte benim sayfamın 1. yıl dönümü bugün. nice yıllara ben.

uykukardeşim, ver elini
usul usul, damla damla
beraber
eriyelim
eriyelim

Çarşamba, Haziran 21, 2006

cunda

zeytinyağı= güzellik + sağlık = ayvalık

fasıl bitti. yorgunluklar bitti. yollar başladı. çoğu uykulu, azı romanlı. sonra yollar bitti, cunda başladı.

çok yazasım vardı. ama galiba geçti. çok konuşasım vardı; çoğu bitti, azı kaldı. dinleyecek varsa beri gelsin. yoksa herkes bassın gitsin.
bu gece de yazmassam biliyorum, kalacak. unutulacak. unutmak değil, biriktirmek değil mi didi? işe yaramasa da..

işte cunda. hani bir zamanlar vardı, o kadar küçüktük ki kiraz yerken yanaklarımız şişerdi. bir kirazdan küçüktük yani, düğme gibi. öyle oldu. baktım kiraz normal, ben normal. demek ki, neymiş, çocuk kalmış. biraz öyleydi işte.

gece erken yatılırdı. yorulmuş olurdu insan. "erken yatarım, erken kalkarım" bir şarkı vardı. bol bol erken yatıldı ama kalkılamadı pek: boğaziçi yormuş adamı. öyleydi biraz da.

yokuş çok dikti, çok uzundu bir zamanlar. pek o kadar değilmiş dendi. her gün inildi çıkıldı, denizde "sayı" yapıldı. hele bir gün kimseler yokken, deniz sadece benimken uzun uzun, mutlu mutlu yüzüldü. su soğuktu, hava sıcak. yengeç vardı.

tilki vardı, ağaçkakan vardı, yılan vardı. saksağan yavrusunu besledi, sabah erkenden klasik müzik eşliğinde kuş sesleri dinlendi. kuşların kuyrukları, uçuşları, yuvaları birbirinden ayrıldı.

eşek vardı. keçi vardı. keçi sütü, keçi peyniri, hayteliye. keçi peyniri ve deniz börülcesiyle içilen rakı. ateşte oğlak etiyle içilen şarap. dedeyle karşılıklı.

hayteliye ye ye. sakızlı, üzümsulu, zeytinyağlı kurabiye, ki bir orda var galiba. medea'yla nescafe, çay.

bahçelerde domates, biber, çilek! bağları budamak vardı bir akşam üstü. toprağa dokunmak. sanki her şeyi toprakta bırakmak. dalından koparmak. dalından kopmak, kopmamak.

balkonda yoga, kuzenin tavsiyesi üzerine. önünde sere serpe deniz, sağda solda dal dal, yeşil yeşil "delice, delice" zeytin. çok sevdiğim salonumdan da güzel.

taş kahvenin orda gezinti vardı birde. yolda her şeylerden yenilirdi. artık daha değerli gibi mide. orta kahve, ada çayı, tost. her yerde amcalar. amcalardan oluşan, amcalara dönüşen, amca suretinde bir köy. ve bir anekdot: gürcistanda yabancılara akrabalık belirten sözcüklerle yaklaşılmıyor. ve burası türkiye, herkes amca, teyze...

ve şimdi istanbul, yeniden. eskisinden daha da güzel, ki istanbul her zaman güzel. ama bakıyorum da, orada kalan, yazılmıyor uzaktan.

didili(x2), meykeli, atalı, salatalı gün.


ikinci ben yazıyorum. ikinci ben. erenköy dolmuşundaydım, geç kaldım.

öyle özlemişim, hepimiz bir masada. 17 bira, 80 küsür lira.

ayaklar sağa sola sağa sola. hayır; benimkiler çirkin, benimkiler saçma. üstelik odaklandın mı tam bir surat, o derece tuhaf.

tekir kedi bilmem; bir kuzgun, bir kelebek.

sağa sola, sağa sola.

hayır başım dönmüyor, dönen dünya.

Pazartesi, Haziran 12, 2006

cunda


yıkık değirmenlerin tepesini beklediği köyden aşağı inilir akşamüstleri. balıkçı barınağı, taş kahve, sıra sıra 'tostçu amcalar'... adacayı ve ayvalık tostu; ve kırmızı rugan papuçlarla.. çocuksu beyaz ten güneşten kızarmıs, tuzu yıkanmamış saçlar beyaz hasır sapkanın altından salınmıştır. tüm gün koşmuş, yüzmüş, yorulmuş beden kahverengi meysu şişesindeki kayısı suyuyla avunur.
yıllar geçse de kediler ve minik adacıktaki yaşlı yapı silinmez hafızadan.
ve belki de bu yüzden; ayvalık, hep biraz çocuk kalır.

bu gece çıkıyorum yola. bir hafta boyunca yüzme, yoga, kitaplar, müzikler, dede, fotoğraf çekmek.. ve sevgiliyi özlemek, anneyi özlemek, babayı özlemek, müge'yi özlemek.

Perşembe, Haziran 08, 2006

ortaçgil'i sever misiniz? öyleyse devam...


bir kaset vardı. üzerine bir şeyler çekilsin diye boş satılanlardan. yeşil kağıdında annemin el yazısıyla "b. ortaçgil" yazıyordu. sonra ben omzuma gitarımı asıp "benimleeee oynar mısıııın benimleeee" şarkısını dilime doladığımda, "benim şarkılarım bunlar!" demişti annem.

aslında, belli bir duyarlığı tutturduğun yıllarda "senin" olmasına karşı duramayacağın şarkılar onlar. böylece herkesin. annemin, benim, müge'nin, didi'nin, beste'nin... herkes için başka yıllar, başka kokular. bende çokluk lise2, okuldan çıktığım bir an: bahar, birden yumuşamış, şeker gibi hava, ağaçlarda çiçekler, renkler pastel tonlarda çok çok pembe. ya da çok kar yağan bir gün nargile içerken..

didi 1. sınıfı bitirmişti. "çok değiştim" diyordu. "ortaçgil'i sevmiyor musun artık?" dedim. "dinlemedim uzun zamandır." dedi. masaya baktık.

dün akşam jazz cafe'deydi ortaçgil, bu sezon son kez. annem ve müge'yle ben yine ordaydık.

"her şey olur, her şey büyür
her şey geçer, hayat kalır.."

Salı, Haziran 06, 2006

oi va voi!


balkonda oturmuşum, anoreksinin ekonomi politiği üzerine foucaultcu bakışlar atmaya çalışıyorum. "oi va voi" çalıyor, ibranice aman tanrım! demek. I refuse to replay the mistakes that we made yesterday, diyor kız. halbuki ben tekrarlıyorum hatalarımı, bir final paperı daha teslim gününe kaldı...

ya anne yazacağım sen merak etme! fikirlerimin oldunlaşmasını bekliyorum.

bu arada bir kumru bana aşık oldu galiba o dala konuyor seyrediyor, bu dala konuyor göz süzüyor, yanıma kadar gelip konmaya cesaret edemiyor. kafasına ekmek atmak suretiyle aşkına karşılık versem korkar, kaçar mı?

Pazartesi, Haziran 05, 2006

otoportre



belki otoportöz bir insanım.

"...Diğer yandan, otoportre, narsist bir dışavurumdur. Meşrulaştırılmış bir teşhirci fantazidir. Estetize edilmiş bir kendini tatmindir. Kristalize edilmiş bir egosantrizm göstergesidir.

Fotoğraf eğer zamanın çürütücü etkilerine karşı bir meydan okuma ise otoportre, fotoğrafçının bu deneyimi sadece dış dünya ile kendi kendisiyle de gerçekleştirmesi; sanatçının varlığını nesneleştirmesi hatta fetiş haline getirmesidir..."

belki de sadece "sabit bir aynanın yorgunluğuyum..."
ve aynayı kendime tuttuğumda yine yansıyor dünya, bana ve başkalarına.

alıntının tam metni için: fotografya, sayı 13

Pazar, Haziran 04, 2006

alışveriş merkezlerinden nefret ediyorum.


mahmuş yüzünde son derece sabırlı bir gülümsemeyle kızını reyonlardan reyonlara takip eder: "bir şeye ihtiyacın yok mu kızım - bak istiyorsan istemiyormuş gibi yapma - çok güzel etekler var bak seversin - kızım tişörtler- bikinin var mı - bikini - bik..." göz göze gelir gülümserler. o sırada arkalarındaki kız kocaman gözlerle "vallahi ben hiç böyle yapmam. bir sürü bikinim var yeni modeller çıktı mı dayanamıyorum. hemen alıyorum." güzelim ben seni direkt sevgiliye havale ediyorum, bizim "adbuster"ımız o. ama sormadan edemiyorum: niye ki?

yani nasıl dayanamaz insan? kabul ediyorum benim de obsesif hallerim var. o 200 milyonluk şapkanın önünde kuzu gibi baktım ben de dakikalarca. [ yüze kısa dantel duvak düşüyordu, suç bende değil :P ] ama bu başka bir şey. bir sürü bikinin varken zaten bir öteki olmasınca eksik mi kalıyorsun yani? yeterince güzel mi olmuyorsun? plajda falancanın bikinisi şöyle de güzelmiş mi densin istiyorsun? sen bikini misin, etek misin, ayakkabı mısın be kadın?

[bir kaç hafta önce okulda bir karşılaşmaya şahit oldum. iki türbanlı kız karşılaşıp sarıldılar. sonra dedi: bu başörtüyü bir yerden tanıyorum dedim. işte böyle biz kadınlar birbirini başörtüsünden, ayakkabısından, çantasından tanır olduk. ne acı! bizim suratlarımız var yahu.]

her yerde boy boy posterler, reklamlar, afişler. üzerlerinde fıstık gibi kızlar, filinta gibi çocuklar, tornadan çıkmış gibi, yapay, uyduruk. yüzlerde tuttuğumukoparırım bakışları, abartılı, saçmasapan bir seksapel. güzelim, isteniyorum, ben buna değerim. sen de bu zamazingoyu giy sen de "buna değer ol". ama bunu giyebilmek için önce şu hapları iç zayıfla. bu arada bu tatlıları ye şişmanla. sonra bu hapları iç zayıfla. bu arada pilates, yoga yap hem bilgeliğe kavuş, hem zayıfla. zayıf olmazsan değersiz olursun. bunları satın almazsan kimse seni sevmez. resimdeki yakışıklıyla asla tanışamazsın. tanışsan da arkandaki dolgun saçlı kıza yazılır zaten.

böyle bedenler inşa ediliyor. 30 kilo -ya da olmak gayretinde-, topukları olmadan yükselemeyen, takıları, kıyafetleri olmadan güçlenemeyen, hep bir rekabet halinde ve kaybetmeye mahkum, arzulanmaya aç falan.

sonuç: bok ki ne bok.....

Cuma, Haziran 02, 2006

balkon sefası

bu evi ilk gezdiğimizde en çok balkonu dikkatimizi çekmişti. [bir binalık kadar boş bir alana bakıyor, ki orada bu mevsimde bembeyaz çiçekler açıyor.] taşındıktan sonra da, havalar soğuyana kadar, tüm yemekleri orada yedik. çaylarımızı orada içtik. mumlar
yakıp şaraplar açtık. sonra dondurucu kutup soğukları geldi. kapımızı bacamızı sıkı sıkı kapattık. kalorifer peteklerinin önünde büzülüp, küçülüp adeta nefessiz yaşadık. ama yaz biter yine gelir. geldi işte!


vee, balkonumuz 2006 ilkbahar-yaz sezonu için
kullanıma açıldı.

balkonumda fotografik anlar
- ya da konuyla ilişkisiz karga




balkon oldu mu olmazsa olmaz nedir? elbet saksı saksı çiçek. anneannemin balkonu öyle; rengarenk, bıcır bıcır. insanın içi açılıyor orada otururken. didi de öyle. hemen her gün yeni bir çiçeğin haberini alıyorum.

[didi "hayatını adadı bu işe". hatun sistematik bir biçimde bahçevanlık yapıyor. hatta bir de blogu var, çocuklarını herkese gösteriyor. işte burda. ]


ama kıskandım doğrusu. kaç yıllık (11) arkadaşımsın, benim çocuklar senin sayılır, bir el atsan elin mi kopar [:)] dedim. o da tamam, haftaya söz! dedi. hatta hemen araştırdı internette. ve bana bu soldaki çiçeği buldu. geceleri açıyormuş, yere yere bakıyormuş. çok karizmatik bir çiçek. [ayrıntılı bilgi için buraya bakılabilir.] haftaya arayacağız kendisini. hemen kafamda yerleştirdim balkonuma. gerçi, bana canlı gelen ölü çıkıyor; bir bereketsizlik, bir uğursuzluk var ellerimde ama...
didi bir kere söz verdi. şöyle yap böyle yap diye öğretecek bana.



umarım, başarabiliriz canlı bir şeyler bakmayı. ikinci adım akvaryum..

Çarşamba, Mayıs 31, 2006


kybele şiir dergisi

zaman zaman diyorum ya, kadıköy'de hayat şöyleydi, böyleydi. lisemiz öyle güzeldi. bilekliklerimiz, ayakkabılarımız şöyle renkliydi... bir de şiir defteri tutma huyumuz vardı o günlerde. ben mor kalemle yazıyordum ve defterimi hep çantamda taşıyordum. sonra ilk dersin başlamasına bir saat kala okula geldiğimde, ki günün en güzel anları oralarda asılı dururdu, çamlıkta denize nazır bağdaş kurmuşken sigaramdan bir nefes alır, kucağımdaki defteri fısır fısır okurdum.

edip cansever, cemal süreyya, o zamanlar daha çok küçük iskender, elbette nazım hikmet, pablo neruda, yannis ritsos ve dahası... annemin şiir kitaplarını, ya da benim kelepir'den, alkım'dan aldıklarımı baştan sona, ayakta, yüksek sesle okurdum. (kapımı bacamı kapatıp tabii, aileden -tiyatrocu da olsak- utanarak) eeen güzellerini işaretleyip hali hazırda olgunlaşmamış el yazımla defterime geçirirdim.

bir de kybele şiir dergisi vardı. liman'da, renkli zarfların içinde, tek sayfa olarak satılırdı. en önemli kaynaklarından biriydi defterlerimizin. sonra yok oldu; aradım, sordum, google'a yazdım falan, yok yer yarılmış da içine girmiş.

geçen gün türkiye siyaseti çalışmamızın en verimli yerinde(!) konu türk edebiyatına gelince, dergiyi sordum kızlara, duyan bilen var mı diye. varmış. beste -ki bu beni şaşırtmadı, ben bir şeyler yaşarken o da omzumdan bakıyormuş belli..- izmir'de alırmış kybele'yi.

defterimi aldım raftan, uzun bir mesut albayrak şiiri okudum onlara, kybele'de okuduğum. yer yer klişe buldular, belki gerçekten öyle, bilemiyorum. ne de olsa ben "benim" ilan ettiğim hiçbir şeye tarafsız bakamıyorum. işte şöyle bir şey:

ihanet krokisi

"aşk her an ihanete dönüşebilir

çünkü o reel bir fahişedir."

yaşamın beyazında baharla fısıldaş
ve bir düğüm daha at yalnızlığına

bana viyolonsel çal sevgilim,

bana güneşi, yıldızları çal.

sonra alacasına yazgının

gözlerime bir kez daha bak
ve bulaşacaksan öyle bulaş...


gözlerin
in geceden korunmuş güzelliği
belirsizliğindeyken yaralı bir büyünün
ben inceltilmiş üzüm bağlarında
bin yıllık şarap şişeleriyle ağıtlandım.
aşkı geçtim, acılarımı örgütledim,
çünkü senin asla akıl bozucu bir leke olarak kalmanı istemiyorum.

ey kaldırım üstündeki kutsal gülücük
ey yaban iklimlerinin ardındaki dik başlı karanfil
bilsen ne vagonlar dolusu karanlık geçiyor yüreğimin keşfedilmemiş kıyılarından
bütün yönleriyle kalbimdeki iptal edilmiş pusula bilsen ne çok şaşırmış
ve tarih şiddetli bir çığ gibi göçmedikçe üzerimize
o geminin rotası değişebilir mi sence?

dehşet gözlüm!
yoksunluğunun varlığıma vermiş olduğu ad
deniz sokağındaki yosun ve kemik kalıntısı,
bütün orkidelerin yaban domuzu çiftliğimden çıkmış olma olasılığı,
yani haklılığımın haksızlığın arkasına
itina ile mıhlanması demektir.
ve sağlam sütunlarla inşa edilmiş insanların bahçesindeki
eğik başlı bir papatyadır hayat
gülüşü olmayan aşk avası
katil anatomisi
ya da okyanusun ortasında gün ortası uçmayı başarabilen bir yarasadır, ne dersin?

bildiğim her şeyi, bildiğim herkese, bir panik duygusuyla
anlatabilir miyim sence
ve bizden öncekilere
çağından koparılmış bir yazgı içinde fosilleşip
mor/mavi/yeşil...
anlatabilir miyim dersin?

anlatamam...

ne de olsa bu öldürüsü bir kaos

anlatamam çünkü:
yağmalanmış bir aşkın adresi olmaz...

M.A.

ps. bu arada internette aradım şairi az önce. islami, tuhaf bir şiir çıktı. o olsun istemedim. o değil.

Perşembe, Mayıs 25, 2006

dönemin ilk finali tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı.

fransızca finali piyasaları salladı. iki gündür yavaşlata hızlandıra dinlediğim, sadece arapların aksanına vakıf olabildiğim iki saatlik cd son anda sınavdan çıkarılmış. dönem boyunca yapılan konulardan bir sayfa, son hafta yapılamayan konulardan başka bir sayfa olmak üzere sınav hazırlanmış. ne diyeyim sürprizlerle dolusun erhan hoca!

oturup total serialism yazmalı... yaza yaza yaz gelmeli.

Salı, Mayıs 23, 2006

şekilperver kraliçe

dikkat dikkat! medeniyetimiz büyük tehlike altında!

uğruna canların verildiği, tarihlerin yazıldığı, senfonilerin bestelendiği, ve dahi kıvanç sebebimiz, insanlığımız, biz... kurduğumuz yapılar, ilişkiler, iktisadımız, düzenimiz, geleneklerimiz... hepsine meydan okuyorlar. yüzyıllardır inşa ettiklerimizi yıkıp geçiyorlar. o kadar korunaklı sandığımız yaşamlarımızın ne denli tehdide açık olduğunu, ne kadar kolay yıkılabileceğini, delinebileceğini, evet bizim yaralanabilir olduğumuzu haykırıyorlar yüzümüze.

onlar: böcekler!

yüzlerce karınca, kanatlı örümcekler, çiyanlar... evimin yaratıkları. zaman içerisinde habitatımızdaki güç dengesini kendi leyhlerine çeviren, 100'ünü öldürdüğümde 1000 tanesi tezgahın üzerinde peydah olan, bu sabah elimde elektrik süpürgesiyle "pes! siz kazandınız, evrenimizin hakimi sizlersiniz!" dememe neden olan iğrenç, küçük haşereler.

o çirkin, bacak bacak vücutlarını, koca koca antenlerini, damar damar kanatlarını değil elbet, ama sanırım bu inanılmaz güçlerini kıskanıyorum bir yandan. temizleyip durduğun mutfağın içine ederim, deyişlerini; ben buralarda uçarken tuvalete biraz zor girersin, imalarını; işte bak her yanımdan bacak fışkırıyor, kaşın dur şimdi kıçımın homo sapiensi, alaylarını... o zaman ben de bir parça böcek olmak istiyorum.

[yoo katiyen kafkaesk bir şey yok burda. çok daha yüzeysel benim böcekliğim.]

okul yokuşlarında önüm sıra giden kızın sarı boyalı kafasına çantamı dannn diye geçirmek gibi, mesela. dönüp eli kafasında, n'oluyorsun yahu?, dediğinde eşek gibi sırıtıp basıp gitmek.

[haşa, kimsede paradigma kayması yaratacak kifayetim yok. zaten, ulu orta osuran-sıçan-kusmuğunu yiyen gençler popüler müzik kanallarında çokça izlenilirken, hatta her türlü köpekleşme tam teşekküllü bir biçimde normalleştirilip kanıksanırken benim proto-uyumsuz tavrımın farkına bile
varılmaz. ya temiz bir dayak yerim, ya iyi bir alay konusu olurum.]

yine de duvara karşıda dayak yedikçe kalkıp küfreden sibel kekilli gibi; zehirlenerek, ezilerek, süpürülerek soykırıma uğradıkça sanki küllerinden hayat bulan evimin karıncaları gibi... nedense bugün böcekleşmek istedim ben. öyle, maksat şekil olsun. :)

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

cuma akşamüstü macerası ve ölümsüzlük

kutsal amaçlar, yüce duygular hükmetmiyor bizim hayatlarımıza. en uzun vadeli plan "türkiye siyaseti sınavında ne yapacağım?", ki bakıyorum o da plan değil anca kaygı, iç sıkıntısı. bu sınavlar, sıkıntılar, günlük koşturmacalar sona erdiğinde cascavlak kalıveriyoruz ortada. anlamdan yoksun. anlama aç. sevgilinin defalarca dile getirdiği üzere, yaşadığımızı hissetmiyoruz böyle olunca.


kundera ölümle ölümsüzlüğün "marx ve engels gibi" birbirinden ayrılmaz olduğunu yazıyor, o vapurun tahta sırasında otururken dizlerim üzerinde açık duran kitabında. düşünüyorum, aylarca çalışıp mesela bir oyun sergilerdik. oyun, sonu/sonucu olurdu onca çalışmanın. ölümlü mü, ölümsüz müyüz, hatırlanacak mı, unutulacak mıyız, görürdük. insanın ölümü de böyle mi, soruyorum o an kendime. herkes kendi yaşamınca ölüyor, ölümünce ölümsüzleşiyor.

tabii, istisnaları da var. unutulmayacak kadar olağandışı bir felaket, belki de böyle bakınca, mutlu bir tesadüf gibi bulabiliyor adamı. amerika'ın iran'a sallayabileceği olası bombalardan biri tutar benim kafama düşer mesela. -ki öyle bir rotadan sapma olursa kesin benim kafama düşer, o ayrı- o zaman benim sıradanlığım hiç hesapta olmayan bir aksamayla sıradışılığa dönüşüverir ve beklenmedik biçimde ölümsüz olurum.

tam bunlar, belki de zaman döngüsündeki bir aksaklıktan dolayı bir kaç saniye önce, kafamdan geçerken. tüm vapur çığlık kıyamet ayağa kalkıyor. şaşkın, kaldırıyorum kafamı kitaptan: bir avare gezi teknesiyle çarpışmak üzereyiz. vapurun düdüğü avaz avaz bağırıyor. -bismillah! bismillah! diye haykırıyor yolcular. nedense bu bismillahlarda, aman allahımlarda o bahsettiğim ölümsüzlüğe kavuşacak olmanın sevincini sezer gibi oluyorum. ya da, ne bileyim, ölmeyecek de olsalar," şu yaşlarının şu ayında, filanca yerden falanca yere giderken, yani tüm o rutin içinde, büyük bir deniz kazası geçirmiş biri" olacak olmanın heyecanı mı demeliyim buna, bilmiyorum işte. gördüğüm ettiğim, gezi teknesi son anda dümen kırmayı becerip kazayı engellediğinde, vapurun üzerine kabus gibi çöken hayal kırıklığı.

bu kısacık olaydan dakikalar sonra, ben kitabıma dönerken, olası kaza üzerine konuşmalar dalga dalga sürüyordu. herkes yanındakine, sanki o da kendisiyle birlikte değilmiş gibi, tekne şöyle yaklaştı, düdükler böyle çaldı diye olayı tekrar tekrar naklediyordu.

anlatmak lazım, diye geçirdim içimden. yazmak, kaydetmek, göstermek lazım. ölümsüz olsun diye yaşantılar.. anlamlı olsun diye..