Ben terk ettim D'yi ve dolayısıyla topluluğu. Benle beraber E. ve Y., ardımızdan iki K., D. ve A.... Bunca güzel başlayan bir şey nasıl böyle çirkef yuvasına döndü akıl erdirmek imkansız. Şimdi onlar Dünya Savaşını destekleyen SPD, biz Spartacus League... Onlar dodge hallda biz aynalı tahir'de...
Ama çok zor... Sayımız az. Yaz çok sıcak.
Dans Buluşma'da bi yoğunlaştırılmış yaz programı varmış..
Jeffrey bana performans için bi gün vermiş..
E. yazlıktan dönmüş..
Zorluklar bizi yıkamayacak!!
Cumartesi, Haziran 23, 2007
Pazartesi, Mayıs 28, 2007
Pazar, Mayıs 27, 2007
Dans Grubumuz Dağılacak mı?
Cumartesi, Mayıs 19, 2007
var mısın? yoksun!
ortaokulun başlarında ajandalarıma tuhaf notlar düştüğüm olurdu. şunun gibi: "zeka şeytanidir." -> düşün! düşünüp bir şeyler bulacağım, kanılara varacağım yıllardı. fikirlerim olacaktı şeyler hakkında. sonra -cundada bir gündü- elimdeki kitabı kapatıp güneşe koşmamak için kendimi zor tutuyordum. tostoyevski gibi bişiydi galiba. önce elimdekine, sonra tatil boyunca okuyup, düşünüp, bileceğim diğerlerine umutsuzca bakıp: aman zaten bütün fikirlerim oluştu artık dedim. sonra emin olmak için hepsini sıra sıra gezdim. siyaset şuşuşunu düşünüyorum. din konusunda bububu, sanat ötekiberiki.. tamamdır çıkıp güneşte vakit geçirebilirim. belki de o zamandan beri okuduklarımı ışık hızıyla unutuyorum. ama nasıl olduysa lise 1-2 gibi bu her konuda fikrim sabitten hiçbir konuda hiçbir şey bilemem, zaten düşünemem, fikrim olmaza geçiş yaptım. başlı başına erteleme dahi olsa sahip olduğum "düşünülecekler" listeleri kayboldu.
şimdi wallerstein okurken bir satırın altını farklı renk kalemle çizivermişim. bir de baktım "düşünülecek" cümlesi! yazın falan sanırım. en iyi ihtimalle.
şimdi wallerstein okurken bir satırın altını farklı renk kalemle çizivermişim. bir de baktım "düşünülecek" cümlesi! yazın falan sanırım. en iyi ihtimalle.
Cumartesi, Mayıs 05, 2007
stéphanie parent ile çello eşliğinde doğaçlama

Aradığım dersi bulmuş bulunuyorum. Hem Galata'da, hem Fransız, hem çellolu, hem modern dans... Bundan iyisi Şamdak Ayısı. İlk dersime perşembe gittim. Üç kişiydik. Herkesle ayrı ayrı ilgilendi hoca. Kontak ağırlıklı egzersizler yaptık. Denge algısı üzerine çalıştık. Perdeyi çekip aynasız dans ettik. Ağır teknik derslere göre daha eğlenceli olduğunu söyleyebilirim. Ama 1,5 saat az geldi.
Salı aynı hocanın teknik dersi var. Ona da gitmek istiyorum çok. Gerçi hem hastayım, hem de dünyaaanın işi var ama... ne yapayım dans etmek için mi doğmuşum nedir?
Not. Geçen sene beni satan sevgili didi ile yeniden klarnet-çello olayına giriyoruz. İnanıyorum ki maymun değilim, destek alarak sürdürülebilir gayret göstereceğim.
Inishmaan'ın Sakatı ya da bir insanın 3 saatine nasıl edilir.
Çok hastayım ve dünyanın işi, ödevi var. Yine de yazmadan edemeyeceğim: müsamere tadında tiyatro is-te-mi-yo-ruz. Oyun dört dalda Afife Ödüllü almış. Biri de en başarılı prodüksiyon! Ama tıkanmış lavabo gibiydi bence. Ne aktı, ne koktu. Her ışıklar karardığında "Tanrım ne olur bitsin!!" dedirtti. Didi olsaydı yanımda, köşede oturmuyormuşuz falan dinlemez tereyağdan kıl çeker gibi kayardık salondan gecenin dehlizlerine.:) Dekor dekor dediler kafamın etini yediler, halbuki gayet hantaldı dekor ve gayet de uzun sürüyordu değişimi. Bir ara oyuncuların da çok sıkıldığını, bitse de gitsek diye takıldıklarını hissettim. Hele o selamdaki dans saçmalığı neydi öyle?!
Çıkışta Mahmuşla konuşuyorduk: ya eskiden nispeten daha kaliteli işler vardı, ya da benim tiyatro aşkından gözlerim kör olmuştu perdenin önüne babam çıksa alkışlıyordum.
Not. Şimdi ben hastayım, sevgili de hasta. Hep eş zamanlı hastalanıyoruz. Ama o anneme gelmeyi reddetti. Merak ediyorum. Geçmiş olsun Sevgili!!
Çıkışta Mahmuşla konuşuyorduk: ya eskiden nispeten daha kaliteli işler vardı, ya da benim tiyatro aşkından gözlerim kör olmuştu perdenin önüne babam çıksa alkışlıyordum.
Not. Şimdi ben hastayım, sevgili de hasta. Hep eş zamanlı hastalanıyoruz. Ama o anneme gelmeyi reddetti. Merak ediyorum. Geçmiş olsun Sevgili!!
Pazar, Nisan 29, 2007
elma armut kel mahmuuut
Cuma, Nisan 27, 2007
elma

Adı elma. Müstakbel annesi koydu ismini. Büyüyor. Yanına peluş ve saatten kardeş simulasyonu koydum. Daha rahat uyuyor. Cuk cuk süt içiyor. Dün ilk kez kaka yaptı. Emme refleksi gelişti. Elleri pati formatına girmeye başladı. Bir de insana bakmaya başladı. Dün gece 5.30 emzirmesinde Mahmuş "baksana sana bakıyor dedi". Kafasını kaldırmış biberonun üzerinden suratıma bakıyordu. Bugün 10 günlük. Yaşayacak galiba...
Çarşamba, Nisan 25, 2007
.......
iki tane bebek kedi. biri az hasta, biri çok hasta... seçilmeyenler onlar. emmeyi bilmiyorlar, işemeyi bilmiyorlar, yürümeyi bilmiyorlar. sadece birbirlerini tanıyor, biliyorlar. sarılıp yatıyorlar. az hasta olan çok hasta olanı ısıtmaya çalışıyor. ben bekliyorum. 40 dakika sonra beslemeyi deniyeceğim yine minik biberonla. hiçbir şeye takatleri yokken yememek için var güçleriyle direnecekler. 8 günlük onlar. 3 gündür yalnızlar. yaşayacaklar mı? veteriner "belki" bile diyemiyor.
biz tekir ve bekir ufak bir mucize bekliyoruz.
1.5 saat sonra not: tek kedi.... diğeri -tekir ya da bekir- hiçbir şey beklemedi hayattan. şimdi beriki aynı havlu üzerinde ağlıyor. ufaklığı kaybettik. keşke elimden daha iyisi gelseydi
biz tekir ve bekir ufak bir mucize bekliyoruz.
1.5 saat sonra not: tek kedi.... diğeri -tekir ya da bekir- hiçbir şey beklemedi hayattan. şimdi beriki aynı havlu üzerinde ağlıyor. ufaklığı kaybettik. keşke elimden daha iyisi gelseydi
Salı, Nisan 24, 2007
L O S T
Pazartesi, Nisan 23, 2007
gpde geçen yaşantımızın bir hatırası*
geçen sene bu zamanlar bir kahramanlık yaptımdı ya ben. bir daha yapamıyorum. paşa paşa aynı dersi alıyorum hatundan. göz teması kurmadan derslere girip çıkıyorum, bazen. şimdi ödev yazmam lazım. galiba hayatımda hiçbir şey beni bu ders kadar sıkmadı. ama bana kattıkları da oldu rm'nin. birincisi asla akademisyen bokademisyen olmayacağım açık seçik ortaya çıktı. bir hafta aynı konu üzerinde okuma gayreti gösteremiyor, her pc başına oturduğumda soru değiştiriyorsam öyle züper tezler antitezler sentezler yazacak takatim yok demek ki. geçiniz...

geçtik, geçtiğimiz hafta gp bitti. tatile girdi yani taa kasıma kadar. şöyle bir hesaplıyorum da 5-6 ay çalışmışım ben orda. haftanın en az 2-3 günü, bazen art arda 10 gün falan gece yarılarına kadar hem de... önce yeno ceno gerçekleşti. biz bobla işçiliğe başladığımızda zaten program hazırdı. ben sponsor aradım, bulamadım. bütün alkol üretici ve dağıtıcılarına kıl oldum. basınla ilişkiler kurduk sonra, e-flyerlar yaptık... çok güzel konserler vardı. sa ne na, betty ween, göçebe şarkılar, miam, bilgi üniversitesi, ve bir sürü ıslak köpek en çok aklımda kalanlar. sonra bir kaç konser daha ve performans zamanı... en çok bununla ilgilendik galiba. ve kesinlikle gpde geçirdiğim en keyifli zamandı. yeno cenoda biraz daha sıkılgandık galiba, bilmiyorum. ispanyol sanatçıları havaalanından aldımdı da ortak lisan bulamadan neredeyse arkadaş olmuştuk erika ile. sonra ö. bir burda bir orda çalışmak zorunda kaldığından i.'nin performansından önce teknik kriz çıkmıştı da ben telefonda e.'nin yanımda erikanın ingilizce bilmeyen erkek arkadaşının desteğini alarak ve bir dünya kabloyla uğraşarak bütün sorunların üstesinden gelmiştim. her konserde bob, mmh sanirim bu gece çıkmayacağım, deyip sonra serkanla p.b. ile mekanlara akarken ben bu enerjiye hayret edip evcağızıma yetişmek için koşturdum. konserler sırasında kafede bekliyorsak eğer çaylar, kahveler içer "çoook deneyseel" dedik. sonra bobla çok deneysel şeyler yaptık. bir pensenin ucuna mandalina kabuğu sıkıştırıp g.nin bir tablosunun önüne koyup sonra hepsini yatay çevirip falan sanat eserleri yarattık durduk. elektronik deneysel özgür doğaçlamaya en çok özer itiraz etti. sonra hazavuzu jam sessionında klarnet gibi gitar da çaldığını gösterdi. m. bob'un değimiyle her ş
eyden büyük dramalar çıkaran biriydi. ne de olsa tiyatrocuydu. ama bence çok eğlenceliydi. bi partide ortadoğu ve balkanların en hızlı barmenleri olarak çalışırken m. elinde bir kadeh kırmızı şarap herkesle muhabbet ediyor, bize takılıyor, siz de içsenize diyordu. ahh ahh d. görseydi disiplinli işçileri nasıl da görev başında içmeye sevk ediliyor... gerçi dudağımı bile ıslatamamıştım o hengamede ama... g de çok matrak biri. y ve d ne kadar titizse o bir o kadar dağınık. özer hep onun son anda değiştirdiği performansları fln anlatırdı. katie de " he is hell of a creative but it is really hard to work with him." demişti. kızcağız saatlerce denizin altında alışveriş arabası itmiş de. kendi performansındaysa sahneye adımını atarken "bana iki parça bez bulun" demişti. performansta kullanmak için. bob, ben hatta y'nin eli ayağı birbirine karışmıştı. bulamadık gerçi bez ama 5 adlı performansı süperdi. gerçi bizim patronların hepsi alanlarında dahi insanlar, ynin be dnin performansları da çok çarpıcıydı. üstelik bize bile bir gün verdiler, bob dışarda jeffrey ve üni. öğrencileri olarak biz içerde performatif anlar yaşadık. işte görmüş olduğunuz yine kredisini ayçaya vereceğim jeffrey-şems-güneş performansının fotoğrafı. şems-güneş ikilisini şimdi dikkat ettim. görüyor musunuz şu işi... neyse burda jeffrey şiir okuyor, güneş weeping songun bir versiyonunu söylüyor, arkada galatakulesi resmi açılıp açılıp hrant dinkin cenazesine dönüyor, şems de sema dönüyor. ne güzel anlar yaşadık!

geçtik, geçtiğimiz hafta gp bitti. tatile girdi yani taa kasıma kadar. şöyle bir hesaplıyorum da 5-6 ay çalışmışım ben orda. haftanın en az 2-3 günü, bazen art arda 10 gün falan gece yarılarına kadar hem de... önce yeno ceno gerçekleşti. biz bobla işçiliğe başladığımızda zaten program hazırdı. ben sponsor aradım, bulamadım. bütün alkol üretici ve dağıtıcılarına kıl oldum. basınla ilişkiler kurduk sonra, e-flyerlar yaptık... çok güzel konserler vardı. sa ne na, betty ween, göçebe şarkılar, miam, bilgi üniversitesi, ve bir sürü ıslak köpek en çok aklımda kalanlar. sonra bir kaç konser daha ve performans zamanı... en çok bununla ilgilendik galiba. ve kesinlikle gpde geçirdiğim en keyifli zamandı. yeno cenoda biraz daha sıkılgandık galiba, bilmiyorum. ispanyol sanatçıları havaalanından aldımdı da ortak lisan bulamadan neredeyse arkadaş olmuştuk erika ile. sonra ö. bir burda bir orda çalışmak zorunda kaldığından i.'nin performansından önce teknik kriz çıkmıştı da ben telefonda e.'nin yanımda erikanın ingilizce bilmeyen erkek arkadaşının desteğini alarak ve bir dünya kabloyla uğraşarak bütün sorunların üstesinden gelmiştim. her konserde bob, mmh sanirim bu gece çıkmayacağım, deyip sonra serkanla p.b. ile mekanlara akarken ben bu enerjiye hayret edip evcağızıma yetişmek için koşturdum. konserler sırasında kafede bekliyorsak eğer çaylar, kahveler içer "çoook deneyseel" dedik. sonra bobla çok deneysel şeyler yaptık. bir pensenin ucuna mandalina kabuğu sıkıştırıp g.nin bir tablosunun önüne koyup sonra hepsini yatay çevirip falan sanat eserleri yarattık durduk. elektronik deneysel özgür doğaçlamaya en çok özer itiraz etti. sonra hazavuzu jam sessionında klarnet gibi gitar da çaldığını gösterdi. m. bob'un değimiyle her ş
eyden büyük dramalar çıkaran biriydi. ne de olsa tiyatrocuydu. ama bence çok eğlenceliydi. bi partide ortadoğu ve balkanların en hızlı barmenleri olarak çalışırken m. elinde bir kadeh kırmızı şarap herkesle muhabbet ediyor, bize takılıyor, siz de içsenize diyordu. ahh ahh d. görseydi disiplinli işçileri nasıl da görev başında içmeye sevk ediliyor... gerçi dudağımı bile ıslatamamıştım o hengamede ama... g de çok matrak biri. y ve d ne kadar titizse o bir o kadar dağınık. özer hep onun son anda değiştirdiği performansları fln anlatırdı. katie de " he is hell of a creative but it is really hard to work with him." demişti. kızcağız saatlerce denizin altında alışveriş arabası itmiş de. kendi performansındaysa sahneye adımını atarken "bana iki parça bez bulun" demişti. performansta kullanmak için. bob, ben hatta y'nin eli ayağı birbirine karışmıştı. bulamadık gerçi bez ama 5 adlı performansı süperdi. gerçi bizim patronların hepsi alanlarında dahi insanlar, ynin be dnin performansları da çok çarpıcıydı. üstelik bize bile bir gün verdiler, bob dışarda jeffrey ve üni. öğrencileri olarak biz içerde performatif anlar yaşadık. işte görmüş olduğunuz yine kredisini ayçaya vereceğim jeffrey-şems-güneş performansının fotoğrafı. şems-güneş ikilisini şimdi dikkat ettim. görüyor musunuz şu işi... neyse burda jeffrey şiir okuyor, güneş weeping songun bir versiyonunu söylüyor, arkada galatakulesi resmi açılıp açılıp hrant dinkin cenazesine dönüyor, şems de sema dönüyor. ne güzel anlar yaşadık!ama çok keyifli olmayan anlar da yaşadık. o kadar iş içinde, yetişememe, sanatçı kaprisleri karşısında, olmayacak beklentiler yüzünden bazen sinirler gerildi. bazen de daha fenası seyirci gelmedi. s. nin konserinde, ki süper bir müzisyen, biz bize çaldık, hiç kimse gelmedi. bol bol bitter çikolata, mandalina, çay, kahve tükettik. bir kere, c.lerin performansı sırasında, bob plastik şişede buharla brokoli pişirmeye çalıştı. çok deneyseel. oyunu izlemeye annemle gittik. sevgiliyse siteyi gücelleme, eflyerları ben beceremediğimde devreye girme gibi başına kalan angaryalar yüzünden zaman zaman çok sinirlendi. ama beni kırmadı. sonra g onun için "monster napıo monsterr?" diye sordu hep. sonra serkan bir sürü fon bulup kendi tiyatrosunu kurmak için bir bina kiraladı. bob ve aylin bisiklet projeleri için bir partner buldular. özer şahikanın okuluna burs kazandı. yeşim'in kızı deniz'in oğlu olacak. bi ben çok kayda değer bişi yapamadım :P ama öyle demeyeyim ben de dansöz oldum işte.
karın kaslarım kasım kasım kasılıyor. bayağı bir kristina ögülera, cenıfır lopez bişi oldum sanırsam. şimdi gpde yok ya, ben oraları özlerim. iyisi mi gideyim dbye üye olayım hem galata havası solumaya devam ederim hem de haftada bir iki gün daha çılgınlar gibi dans çalışırım. ne demiş atalarımız, işleyen demir ışıldar.
saati de 12 ettik. işleyeyim, ışıldayayım, yarına bir rp hazırlayayım...
*dedemde bi fotograf var, annesi, babası, dayısı ve bir bebek olarak dedem stüdyoda poz vermişler. arkasında el azizde geçen yaşantımızın bir hatırası yazıyor avni dedenin el yazısıyla.
karın kaslarım kasım kasım kasılıyor. bayağı bir kristina ögülera, cenıfır lopez bişi oldum sanırsam. şimdi gpde yok ya, ben oraları özlerim. iyisi mi gideyim dbye üye olayım hem galata havası solumaya devam ederim hem de haftada bir iki gün daha çılgınlar gibi dans çalışırım. ne demiş atalarımız, işleyen demir ışıldar.
saati de 12 ettik. işleyeyim, ışıldayayım, yarına bir rp hazırlayayım...
*dedemde bi fotograf var, annesi, babası, dayısı ve bir bebek olarak dedem stüdyoda poz vermişler. arkasında el azizde geçen yaşantımızın bir hatırası yazıyor avni dedenin el yazısıyla.
Cumartesi, Nisan 14, 2007
babil
Perşembe, Nisan 05, 2007
dans kariyerimin zirvesindeyim!

Çok heyecanlı başlayan dans hayatımız çok heyecanlı devam ediyor. Şimdiye kadar 8 çalışma yaptık binbir zorluğa katlanarak. Okulumuz çok ilginç bir yer. Büdans'ın altında olmalıymışız. Enteresan fikirler tabii.. Bir de modern dans kurları açalım. 1i geçemeyen 2ye giremesin falan. Biz de sivil itaatsizlik olduk mecburen. Salonlara sinsice sızmalar falan. Bazen de dans buluşma'da çalışıyoruz. video izliyoruz. Geographical Fugue söylüyoruz. 24 martta Stephanie Parent konuk çalıştırıcı olarak geldi. Aslında çello eşliğinde doğaçlama yapacaktık ama olmadı, bir dahakine artık. Bu Pazar da İlyas Odman çalıştıracak bizi.
çıt!
bahar geldi.

Bahar ilk bana gelir. Senelerdir böyledir bu. Yaz da ilk bana gelir. 18 derece oldu mu kısa çorap giyerim. "bahar özgesi mi oldun seen" der didi ben utangaç çocuk gülümserim. Faruk Birtek saçımdaki papatyalara bakıp "hissiyatınızı tebrik ederim." dedi."Bu sene kış olmadı, çok üzülüyorum" dedi.
Kış olmadı bu sene. Herkes çok eksik yaşadı. Hızlı geçti zaman. Benim çiğdemler, 2 sümbül, 2 lale açtı da soldu bile. didi gibi biri bu kadar akıcı uçucu çiçekleri nasıl seviyor anlamadım. Şöyle karşılarına geçip doya doya seyredemedim aylarca beklediğim çiçeklerimi...
.jpg)
Akşam sinema çıkışı ellerim donup morardığında mahmuş fıldır fıldır bana eldiven, hiç olmadı şöyle sımsıcak bir paket kestane aramadı.
Yogadan önce tüm sınıf sırılsıklam olmuş çoraplarımızı çıkarıp kalorifere asmadık.
Geçen seneden edindiğim tecrübeyle aylar öncesinden mutfağa yığdığım bir dünya kış çayı malzemesini hiç kullanmadık.
Günlerden bir gün tüm estetik kaygılarımı bir kenara bırakıp astronot gibi okula hiç gitmedim.
Grip aşısı olmadım.
MügeDoğukanSevgiliMahmuş ile sokaklarda bağıra çağıra kar topu oynamadım.
Yolların karla kaplandığı bir gün bir gayret pastaneye kadar gidip dönüşte yokuşun başındaki köşede tıkanmadım.
Kayıp düşmedim. Aktı takmadım. Çizme almadım. Depresyona girmedim. Kasım beni kasmadı, aralık sarsmadı, ocak tokatlamadı, şubat pataklamadı. Normal geçti günler. Çabuk çabuk geçti günler. Rite of Spring eyleyemedi avant garde gönlüm.
Yogadan önce tüm sınıf sırılsıklam olmuş çoraplarımızı çıkarıp kalorifere asmadık.
Geçen seneden edindiğim tecrübeyle aylar öncesinden mutfağa yığdığım bir dünya kış çayı malzemesini hiç kullanmadık.
Günlerden bir gün tüm estetik kaygılarımı bir kenara bırakıp astronot gibi okula hiç gitmedim.
Grip aşısı olmadım.
MügeDoğukanSevgiliMahmuş ile sokaklarda bağıra çağıra kar topu oynamadım.
Yolların karla kaplandığı bir gün bir gayret pastaneye kadar gidip dönüşte yokuşun başındaki köşede tıkanmadım.
Kayıp düşmedim. Aktı takmadım. Çizme almadım. Depresyona girmedim. Kasım beni kasmadı, aralık sarsmadı, ocak tokatlamadı, şubat pataklamadı. Normal geçti günler. Çabuk çabuk geçti günler. Rite of Spring eyleyemedi avant garde gönlüm.
Bu fotoğraf 2004 20 Kasımına ait. Doğum günü. Küçükmüşüm. Sevgilili ilk doğumgünü. O zamanlar zaman çok yavaştı. Sonra yurda taşındımdı ben. Aylarca o civcive sarılıp uyudumdu. Şimdi evde korkmuyorum. Civcivse Osman Pamuk'un baş düşmanı. İki ayak üstüne kalkıp saldırıyor çocuğum.
Cumartesi, Mart 17, 2007
oyun-baz: hakkımda bilinmeyen esrarengiz gerçekler
hihi, bunca zamanlık blogger hayatımda ikinci kez hain bir oyunun içine sürüklenmişim... sevgili özlem'i öpüyor, hemen mevzuya giriyorum.
benimle ilgili bilinmeyen bir şey: laptopum bozuk. o yüzden uzun zamandır ne okuyabiliyorum, ne de yazabiliyorum. neden sürekli bozuluyor bu çocuklar bilemiyorum. bu ne büyük aşk anlamıyorum..
şimdi daha eskilere yolculuk yapalım dilerseniz. ilkokul birinci sınıfta sıraya ters oturmuşluğum var benim. yani ters deyince, temters. ayaklar havada, kafa aşağıda. hem de bu pozisyonda uzun süre karar kılmışım, örtmen en sonunda annemi çağırmış.
ortaokulda elck ilke küsmüştük. bir sene kadar sonra barıştığımızda beni cadı gibi çizdiği resmi buldum. hala kafasına kakarım. ama aslında ben de o süre zarfında bir hikaye yazmıştım. hikayemizde yıllar sonra elckle karşılaşıyoruz. o tiki olmuş bense harbi metalci.
bazı insanları çok severken bir anda kıl olabiliyorum. gizli gizli bir süre kıl olduktan sonra, o insanı özlüyorum. sonra bakıyorum büyüttüğüm kadar kötü değilmiş. sonra eskisinden daha çok seviyorum. dostluklarım ilk günkü heyecanını koruyor.
haftaiçi bir sabah evde kalma şansım olmuşsa, hemen kadın programlarını açıyorum.

yoga, modern dans gibi karizmatik aktiviteleri yaparken aklımın bir tarafında bunları biraz da formda kalmak için yaptığım oluyor.
modern dans demişken, yeni bir topluluğa katıldım. heyecanlıyım.
ben aslında çok dans ettim. bale, latin, jazz, tango, modern... ama her yeni gruba girdiğimde, kursa başladığımda vs. daha önceden dans ettiğimi hiç söylemiyorum. herkes beni böyle manyak yetenekli, acayip esnek, dahi mahi bişi sanıyor.
aynı şeyi gitara ikinci kez başlarken de yapmıştım. üstelik daha önce çalıştığım metodu kullanıyorduk. 10 dakika içinde hocamın gözleri fal taşı gibi açıldı. "ben böyle bir yetenek hayatımda görmedim, kesinlikle konservatuvara girmelisin, bu inanılmaz bir şey!!!" dedi. bir kaç hafta daha bu gidişat devam etti. sonra yeni şeylere geçtiğimizde aynı deha çizgisini koruyamayacağımı düşündüğüm için dersi bıraktım. hocam bu yeteneğimi harcadığım için bir daha yüzüme bakmadı.
sevgili sarman kız beğeniyor. ben de saçımı boyatmayı düşünüyorum. ama herkes dünkü hippi bugünkü tiki der diye korkuyorum.
ama hayır, topuklu çizme, şapka, dantelli eldiven giyiyorum.
taksimde boş vaktim olursa 2. el dükkanları gezip bütün o eski balo/parti elbiselerini giyip çıkarıyorum.
osman pamuk odamdaki koltuğa işiyor.
sevgiliyle 3. sene-i devriyemizi 14 martta japon yimeği yiyerek kutladık.
hiç ütü yapmıyorum, dip bucak temizlik yapmıyorum.
cinlerden, perilerden çocukluğumdan beri korkuyorum...
....
daha da aklıma bir şey gelmiyor. şimdi ben ebelemeliyim. ya da sobelemek, bilemedim... mhhhhhh, elcki ve b'yi seçiyorum ama kesin yazmazlar, ayçovskiyi seçiyorum. ama onun da belki vakti olmaz. anamı seçiyorum, o da üşenir. sanırım bu oyun bende tıkanır.
sevgiler... saygılar... bir sonraki postta görüşmek üzere, esen kalın.
benimle ilgili bilinmeyen bir şey: laptopum bozuk. o yüzden uzun zamandır ne okuyabiliyorum, ne de yazabiliyorum. neden sürekli bozuluyor bu çocuklar bilemiyorum. bu ne büyük aşk anlamıyorum..
şimdi daha eskilere yolculuk yapalım dilerseniz. ilkokul birinci sınıfta sıraya ters oturmuşluğum var benim. yani ters deyince, temters. ayaklar havada, kafa aşağıda. hem de bu pozisyonda uzun süre karar kılmışım, örtmen en sonunda annemi çağırmış.
ortaokulda elck ilke küsmüştük. bir sene kadar sonra barıştığımızda beni cadı gibi çizdiği resmi buldum. hala kafasına kakarım. ama aslında ben de o süre zarfında bir hikaye yazmıştım. hikayemizde yıllar sonra elckle karşılaşıyoruz. o tiki olmuş bense harbi metalci.
bazı insanları çok severken bir anda kıl olabiliyorum. gizli gizli bir süre kıl olduktan sonra, o insanı özlüyorum. sonra bakıyorum büyüttüğüm kadar kötü değilmiş. sonra eskisinden daha çok seviyorum. dostluklarım ilk günkü heyecanını koruyor.
haftaiçi bir sabah evde kalma şansım olmuşsa, hemen kadın programlarını açıyorum.

yoga, modern dans gibi karizmatik aktiviteleri yaparken aklımın bir tarafında bunları biraz da formda kalmak için yaptığım oluyor.
modern dans demişken, yeni bir topluluğa katıldım. heyecanlıyım.
ben aslında çok dans ettim. bale, latin, jazz, tango, modern... ama her yeni gruba girdiğimde, kursa başladığımda vs. daha önceden dans ettiğimi hiç söylemiyorum. herkes beni böyle manyak yetenekli, acayip esnek, dahi mahi bişi sanıyor.
aynı şeyi gitara ikinci kez başlarken de yapmıştım. üstelik daha önce çalıştığım metodu kullanıyorduk. 10 dakika içinde hocamın gözleri fal taşı gibi açıldı. "ben böyle bir yetenek hayatımda görmedim, kesinlikle konservatuvara girmelisin, bu inanılmaz bir şey!!!" dedi. bir kaç hafta daha bu gidişat devam etti. sonra yeni şeylere geçtiğimizde aynı deha çizgisini koruyamayacağımı düşündüğüm için dersi bıraktım. hocam bu yeteneğimi harcadığım için bir daha yüzüme bakmadı.
sevgili sarman kız beğeniyor. ben de saçımı boyatmayı düşünüyorum. ama herkes dünkü hippi bugünkü tiki der diye korkuyorum.
ama hayır, topuklu çizme, şapka, dantelli eldiven giyiyorum.
taksimde boş vaktim olursa 2. el dükkanları gezip bütün o eski balo/parti elbiselerini giyip çıkarıyorum.
osman pamuk odamdaki koltuğa işiyor.
sevgiliyle 3. sene-i devriyemizi 14 martta japon yimeği yiyerek kutladık.
hiç ütü yapmıyorum, dip bucak temizlik yapmıyorum.
cinlerden, perilerden çocukluğumdan beri korkuyorum...
....
daha da aklıma bir şey gelmiyor. şimdi ben ebelemeliyim. ya da sobelemek, bilemedim... mhhhhhh, elcki ve b'yi seçiyorum ama kesin yazmazlar, ayçovskiyi seçiyorum. ama onun da belki vakti olmaz. anamı seçiyorum, o da üşenir. sanırım bu oyun bende tıkanır.
sevgiler... saygılar... bir sonraki postta görüşmek üzere, esen kalın.
Perşembe, Mart 08, 2007
Babel @ GalataPerform
Oldu. O da oldu. Dün bu saatlerde göğüs kafesim sıkışıyodu.
Sonra GP'ye gittim. Saatlerce enstalasyonumu hazırladım. Sonra Jeffrey geldi. Sonra Nil geldi. Sonra yavaş yavaş herkes geldi. Saatler çok hızlı geçti. Cafe benim, salon müzisyenlerin faşist işgalinden kurtulamadı uzun süre. Program değişti. Son anda photoshop kurulup yeniprogram yapıldı, basıldı, çoğaltıldı.
Yine provasız sahne alındı. -çok tipik yaa-
Ama bence güzeldi. Belli aksaklıklar olmuş, oldu. Bazı seyircilerde bizim haşin ve sert güvenlik görevlilerimizi sahi sanmış. Çok kalabalıktı ama. Çok eğlenceliydi.
Bir de benim sesim çok güzelmiş, hep öyle dediler.
ayrıntılı -görselli mörselli- bilgi yakında, burada. tatatattataaaaa
Sonra GP'ye gittim. Saatlerce enstalasyonumu hazırladım. Sonra Jeffrey geldi. Sonra Nil geldi. Sonra yavaş yavaş herkes geldi. Saatler çok hızlı geçti. Cafe benim, salon müzisyenlerin faşist işgalinden kurtulamadı uzun süre. Program değişti. Son anda photoshop kurulup yeniprogram yapıldı, basıldı, çoğaltıldı.
Yine provasız sahne alındı. -çok tipik yaa-
Ama bence güzeldi. Belli aksaklıklar olmuş, oldu. Bazı seyircilerde bizim haşin ve sert güvenlik görevlilerimizi sahi sanmış. Çok kalabalıktı ama. Çok eğlenceliydi.
Bir de benim sesim çok güzelmiş, hep öyle dediler.
ayrıntılı -görselli mörselli- bilgi yakında, burada. tatatattataaaaa
Pazartesi, Şubat 26, 2007
ben..
Oyun Sonu'na gittim. İklimler'i seyrettim. 3 provaya katıldım. Yıldız Silier'in Özgürlük Yanılsaması'nı okudum. Şakayık görünümlü erengül aldım. Emniyete ve kaymakamlığa gittim. Bürokratik savaşlar verdim. Kafkaesk adamlarla muhatap oldum. Jeffrey ile iki toplantı yaptım. Bugün ayın 26sı.
Performans Zamanı Mustafa Kaplan'ın küratörlüğünü yaptığı gece ile başlıyor... Ne heyecan. Başından itibaren vardım bu projenin. Organizasyon zamanı ne çabuk geçti de performans zamanı geldi. Hepimiz çalışmalar yapıyoruz bu 9 gün boyunca. Deniz (Hanımın) gecesini özellikle merak ediyorum. Başka 3 kadın sanatçının performanslarını yapacak. Konuşuyorduk, başka bir şeyi çok beğenip aynısını yapabilmeliyim, dedi. Ne güzel, ne arı, ne samimi laf yahu. Herkes avant-garde Tanrılar olmak peşindeyken... 7 Mart ise Babil. Yani biz. Intermedia grubu. Bayağı bir kavramsallaştırdım işimi ama henüz isim bulamadım. Rapunzel Santrali ? Bilmiyorum. Ama bugün yarın kavramsallığın ötesine geçmezse, geçmiş olsun. Metrelerce kablo ve rafya kağıdı almalıyım.
Birazdan kalkıcam. Biraz yoga, çok değil, kararınca.. Bir on sayfa daha okuma. (Bugüne 200 sayfa kadar okumam KALDI!) Çiçeklerle bir iki dakka oynamaca. Osman Pamuk'un kumunu değiştirmece. Kellogs yalnızca 1 gr yağ içine balı boca edip "tutacak" kahvaltı. Bir kahve daha. Sonra ver elini 9 dersi. FR-POLS348-HTR-POLS314. Yoklamayı verir vermez uçmaca. Galata.
Şunlar-bunlar-onlar bitsin manyak tatil yapıcam.
Performans Zamanı Mustafa Kaplan'ın küratörlüğünü yaptığı gece ile başlıyor... Ne heyecan. Başından itibaren vardım bu projenin. Organizasyon zamanı ne çabuk geçti de performans zamanı geldi. Hepimiz çalışmalar yapıyoruz bu 9 gün boyunca. Deniz (Hanımın) gecesini özellikle merak ediyorum. Başka 3 kadın sanatçının performanslarını yapacak. Konuşuyorduk, başka bir şeyi çok beğenip aynısını yapabilmeliyim, dedi. Ne güzel, ne arı, ne samimi laf yahu. Herkes avant-garde Tanrılar olmak peşindeyken... 7 Mart ise Babil. Yani biz. Intermedia grubu. Bayağı bir kavramsallaştırdım işimi ama henüz isim bulamadım. Rapunzel Santrali ? Bilmiyorum. Ama bugün yarın kavramsallığın ötesine geçmezse, geçmiş olsun. Metrelerce kablo ve rafya kağıdı almalıyım.
Birazdan kalkıcam. Biraz yoga, çok değil, kararınca.. Bir on sayfa daha okuma. (Bugüne 200 sayfa kadar okumam KALDI!) Çiçeklerle bir iki dakka oynamaca. Osman Pamuk'un kumunu değiştirmece. Kellogs yalnızca 1 gr yağ içine balı boca edip "tutacak" kahvaltı. Bir kahve daha. Sonra ver elini 9 dersi. FR-POLS348-HTR-POLS314. Yoklamayı verir vermez uçmaca. Galata.
Şunlar-bunlar-onlar bitsin manyak tatil yapıcam.
Salı, Şubat 20, 2007
ben...
ders seçme heyecanına katılamadım bu sene. b. benim yerime seçti. kalanları da consentle topladım, armut toplar gibi. şimdi birazını bırakacağım.
pazartesi canıma okunuyor. 9-6 okuyorum, yemek aram bile yok. salı keza. haftanın kalanında da dinleniyorum. hızlandırılmış alim program
ı.
ı. derslerim: cinema&politics, pols. of identity, issues in turkish pols., ideologies, rm :(, htr, fr
sinema ve politikanın bu seneki konusu faşizm. gelsin viscontiler, gitsin costa gavraslar, polanskiler, trierler... dün son iki saatte triumph of the will i izledik. Leni Riefenstahl'ın 1935 yapımı propaganda filmi. '34 NSDAP Nuremberg kongresi belgeseli. Oynayanlar: Adolf Hitler, Sepp Dietrich,Josef Goebbels,Konstantin Hierl,Hermann Göring,Erich Raeder... bir ara ayrıntılı yazacağım hakkında.
lakin...
birazdan koşarak evden çıkıp beyoğlu emniyet müdürlüğüne gitmem lazım. kamusal alan performanslarına izin almak için. performans zamanı 07, 26 şubatta başlıyor. bizim günümüz 7 mart! aslında ne kadar az zaman var!
sonra haftaiçi provalara nezaret edicem. 2 tane oyun görcem: son dünya ve oyun sonu. oyunsonu bechett ve dostlar tiyatrosu oynuyor. son dünya yeşim özsoy gülan ve ve diğer şeyler topluluğu oynuyor.
bu arada, boodergi.com'a bişiler yazdım.
bir de süpeeer lale açıyor.
ayrıntılarla burada olacağım.
Salı, Şubat 13, 2007
Salı, Ocak 30, 2007
I cook the best aşure in the neighbourhood
Bu coğrafyanın sağına git, soluna git, köşelerden kıvrıl her yerde aşure geleneksel yimek. Rumlar Noel'de, Ermeniler cenazede aşure pişiriyor. Müslümanların aşure günü Musevilerin Yom Kipur bayramını kutluyor. Hicri takvime göre Muharrem ayının onuncu günü Aşure Günü. Muharrem ayı boyunca evlerde aşure pişirilmesi de adettenmiş. Bu yıl, geleneksel Aşure Günü 29 Ocak'a rastladı. Ben rastlayamadım o güne. Çok yorgun yığıldım koltuğa. Son bir gayret sevgiliye dönüp "ya aşure yapak mı?" dediysem de, bu teklifimin hayal ürünü olduğunun ikimiz de farkındaydık.
Yanlış anlaşılmasın, daha önce yaptığım, bildiğim bir şey değil. Pratik Aşure setini görmeseydim, hiç kalkışmazdım herhalde. Halbuki çok zor değilmiş, sadece uzun sürüyor. Ama ne bileyim, bazı yiyecekler korkutuyor gözümü. Neyse efenim, her şeyi hazırladım. Bir Denizkızı Eftelya CDsi koydum. "I will cook the best aşure in the neighbourhood!" diye çığırırken kapı çaldı. Alt kattaki komşu aşure getirmiş. Moralim bozuldu bayağı. "Şimdi onlardan özenmiş gibi olacağım" diye düşündüm. Sonra da "salak mıyım neyim" dedim. Aşure yapmak herkesin hakkı. Hem de natural right. -divine right da olabilir.- (saat 3)
Tarif yazayım diye düşünmüştüm ama üşendim. İşte her şeyi kaynatın. Saatlerce kaynatın. Durmadan kaynatın. Benim iki tenceremin dibi yandı. Siz yakmayın. İncirleri ayrı kaynatın ki karartmasın. Şekerli kokudan bir süre sonra başınız dönebilir. Arka arkaya su içme ihtiyacı duyabilirsiniz. Caymayın. Çok geleneksel tatlı yapıyoruz. Evimiz bereket doluyor.
Evet, sonunda bitti. Hepsini kaselere doldurdum. Tarçınla, nar taneleriyle süsledim. 25 porsiyon aşurem hazır. Yarın sabah dağıtılmayı bekliyor. 1,5 sene sonra komşularla tanışacağız. Heyecanlıyız. (Saat 10)
Pazartesi, Ocak 29, 2007
Venedik-İstanbul
Evet, sonunda başardık. Aylarca süren bir sergiyi, son anda da olsa görebildik. 51. Venedik Bienalinden bir seçki Şubatın 2sine kadar İstanbul Modern'de olacak. Sergideki işlerin pek çoğundan müthiş keyif aldık sevgiliyle. Regina José Galindo Who Can Remove the Footprints?'da Guatemala'nın politik uyuşmazlıklarına şehrin sokaklarında gerçekleştirdiği performansıyla tepki veriyor. Kanlı ayakizlerini bırakıyor sokaklara. Emily Jacir kimlik, küreselleşme ve önyargıların ekseninde gerçekleştirdiği çalışmasında Ramallah ve New York'ta kaydettiği görüntüleri yan yana iki ekranda sergilerken nerenin neresi olduğu meçhul kalıyor. Nikos Navridis Breath adlı video yerleştirmesinde anlatmak istediklerini izleyici için bir deneyime dönüştürüyor. İnsanın altından hızla kayan çöp yığını ve odayı dolduran nefes alış-verişleri adamın başını döndürmekle kalmıyor, insanoğlunun toz uçuculuğundaki hayatını daha bir görünür kılıyor.

Ama bizim favorimiz William Kentridge'in animasyonlarıydı. Güney Afrikalı sanatçı kömürle yaptığı çizimlerden meydana getirdiği videolarında standart animasyon tekniğinin aksine tüm çizimleri aynı sayfada yapıyor. Böylelikle eski çizgilerin izleri üst üste görünüyor videoda. Tarih kaybolmuyor. Eşyanın, insanın tabiatı değişiyor ama tarih orada duruyor.
Bence bu kadarı bile çok şey anlatıyor.
"I have never tried to make illustrations of apartheid, but the drawings and films are certainly spawned by and feed off the brutalized society left in its wake. I am interested in a political art, that is to say an art of ambiguity, contradiction, uncompleted gestures, and certain endings; an art (and a politics) in which optimism is kept in check and nihilism at bay." William Kentridge
daha fazla bilgi için:
- William Kentridge: Quite the Opposite of Cartoons, by Philippe Moins

Ama bizim favorimiz William Kentridge'in animasyonlarıydı. Güney Afrikalı sanatçı kömürle yaptığı çizimlerden meydana getirdiği videolarında standart animasyon tekniğinin aksine tüm çizimleri aynı sayfada yapıyor. Böylelikle eski çizgilerin izleri üst üste görünüyor videoda. Tarih kaybolmuyor. Eşyanın, insanın tabiatı değişiyor ama tarih orada duruyor.
Bence bu kadarı bile çok şey anlatıyor.
"I have never tried to make illustrations of apartheid, but the drawings and films are certainly spawned by and feed off the brutalized society left in its wake. I am interested in a political art, that is to say an art of ambiguity, contradiction, uncompleted gestures, and certain endings; an art (and a politics) in which optimism is kept in check and nihilism at bay." William Kentridge
daha fazla bilgi için:
- William Kentridge: Quite the Opposite of Cartoons, by Philippe Moins
Cuma, Ocak 26, 2007
Dün: Hazavuzu, Takva
Hazavuzu çok enteresan bir grup. İlk GalataPerform'da tanıştım onlarla. Daha önce haberim yoktu. Müzik grupları 5 kişiden oluşuyor, performans grupları ise hep değişiyormuş. Müziklerini duymadım hala. Cumartesi GP'da konserleri var. Merak ediyorum. Konserden sonra da jam session tarzında bir şey yapılacakmış. Herkes ne bulursa onu çalacak. Yeno Ceno'yu kapatacağız böylece.

Performanslarından bir kupleyi de dün Galerist'te gördüm. Deniz, Bob, Jeffrey, eşi ve iki oğlu ile birlikte gittik. Girer girmez diskonun sonuyla karşılaşıyorsunuz. Disko topu mu derler, lambamıdır o bilmem, o küre şey işte tavandan kopup yere düşmüş. Sade ve güzel bir yerleştirmeydi. Galerinin en sonundaki bilgisayarda ise çeşitli kayıtları gösteriliyordu. Orda bir uçan adam stop motion'ı vardı. Ona bayıldık hep beraber. 19:00 da spontane gelişen, değişen, tekrarlanan bir seslendirme performansı vardı. Bir de başbakanım şarkısı akşamın yıldızı oldu. İki günü daha var. Cumartesi tekrar gitmeye çalışacağız, bizdeki konserden önce.
Sonra Deniz Bob ve beni yemeğe götürdü. Rio Bravo'ya. Pizza yedim ben, güzeldi. Haftaya Deniz Amsterdam'a gidiyor, Bob ise Bulgaristan'a mekan bana kalacak.
Sonra sevgili geldi. Aslında Harbiyede oyuna biletimiz vardı. Ama kaçırdık. Biz de sinemaya gidelim dedik. Cenneti beklerken ve Takva arasında kaldık. Takvaya girdik.

Genel olarak güzeldi. Son rüyanın ve sonrasının çekimleri hoşuma gitti özellikle. Ama Muharrem'in deliliği yeterince işlenmemiş gibime geldi. Ne bileyim sanki biraz lömbürst diye bağlandı adam yatağa. Bana düşmez tabii. Beğendim ama. Bir de her yerde Türk filmleri oynuyor. Hoşuma gitti.

Performanslarından bir kupleyi de dün Galerist'te gördüm. Deniz, Bob, Jeffrey, eşi ve iki oğlu ile birlikte gittik. Girer girmez diskonun sonuyla karşılaşıyorsunuz. Disko topu mu derler, lambamıdır o bilmem, o küre şey işte tavandan kopup yere düşmüş. Sade ve güzel bir yerleştirmeydi. Galerinin en sonundaki bilgisayarda ise çeşitli kayıtları gösteriliyordu. Orda bir uçan adam stop motion'ı vardı. Ona bayıldık hep beraber. 19:00 da spontane gelişen, değişen, tekrarlanan bir seslendirme performansı vardı. Bir de başbakanım şarkısı akşamın yıldızı oldu. İki günü daha var. Cumartesi tekrar gitmeye çalışacağız, bizdeki konserden önce.
Sonra Deniz Bob ve beni yemeğe götürdü. Rio Bravo'ya. Pizza yedim ben, güzeldi. Haftaya Deniz Amsterdam'a gidiyor, Bob ise Bulgaristan'a mekan bana kalacak.
Sonra sevgili geldi. Aslında Harbiyede oyuna biletimiz vardı. Ama kaçırdık. Biz de sinemaya gidelim dedik. Cenneti beklerken ve Takva arasında kaldık. Takvaya girdik.

Genel olarak güzeldi. Son rüyanın ve sonrasının çekimleri hoşuma gitti özellikle. Ama Muharrem'in deliliği yeterince işlenmemiş gibime geldi. Ne bileyim sanki biraz lömbürst diye bağlandı adam yatağa. Bana düşmez tabii. Beğendim ama. Bir de her yerde Türk filmleri oynuyor. Hoşuma gitti.
Yeni Kıpırtılar: laleler, sümbüller, çiğdemler ve öksüz sardunya


Bu soğanlı çiçekler Didi'nin dediği kadar varmış. O kadar mucizevi geliyor ki toprağın böğrüne gömüverdiğin, nasıl nefes alacaklar ki diye tasalandığın yumrular süpermen oluyor "pıt" diye atıyorlar üzerlerindeki toprağı. Sonra her gün uyanır uyanmaz saksılara koşmaca, acaba ne kadar büyüdüler, yeni yavru var mı, her şey yolunda mı diye. Bayağıca erken çıktılar ama topraktan. Kar buz olamaya bari. Didi'nin poşet denemesi yaprakları kurutmuş biraz. Ne yapmalı bilmem ki..

Bu yavrucağı da bizim yokuşun başında buldum. Saksısına araba çarpmış, tüm kökler etrafa dağılmış. Toparladım görebildiklerimi koydum geriye saksılarına. Tam arkama döndüm ki buncağız boynunu bükmüş duruyor yerde. "Sen de benim yavrum ol" dedim getirdim diktim saksıya. Biraz kurudu bir iki yaprağı ama alıştı galiba yeni yerine.
geçen PAZAR GEZMESİ: Sarıyer ve Anadolu Kavağı
(geç olsun güç olmasın)
Ne zamandır Anadolu Kavağı'na gitmek istiyorduk. En son sevgili Esther'la gitmişti, ben taa yazın -ya da iki yaz önce... Pazar günü amacımız 14:35 vapuruna yetişip kaleye çıkıp battaniyemizin üzerinde şarabımızı içmekti. Ama yetişemedik. Taksici amcaya yaptığımız "hastaneye gidiyoruz" numarası bile yetmedi; pazar günü sahil trafiğine takıldık. Sarıyer'de çupra-kalamar-midye-salata-bira yidik. Deniz baktık. Yürüdük. Rüzgar vardı ama hava güzeldi. Deniz de pırıl pırıldı.
Akşamüzeri geri dönecektik ki 16.30'da bir vapur daha olduğunu keşfettik (internet sitesinde yazmıyor!). Atladık hemen vapura. Vup vup kavağa gittik. Orda böyle bir şeyle karşılaştık:
KUÇU KUÇULAR

Annem hep der "her şeyin yavrusu güzel" diye. Buncağızların anası da çok güzeldi. Garibim 8 tane kırma doğurmuş. Çökmüş tabiri caizse. Ben Osman Pamuk'un çoook küçüklüğünü hiç görmedim. Sokakta kucağıma çıkıverdiği gün zaten iki-üç aylık vardı. Ama Tarçın'ı daha haftalıkken görmüş, avucumda tutup minicik yüzüne, patilerine, yarım yamalak açtığı gözlerine bakmıştım. Beyazdı. Şimdi neredeyse siyah. Osman hep beyaz. Ve şimdi bayağıca büyük. Ama bize bebek gibi geliyor. Yumuşacık.
Kuçu kuçuları izledikten sonra sol taraftan yukarı doğru kıvrılıp kaleye çıktık.
KALE
Ceneviz Kalesi diye tanınıyor ama yazışmış, Cenevizliler değil, Bizanslılar yapmış aslında. Hatta Osmanlı.org sitesinde bunu çok nazikçe ifade etmişler: "Ancak Cenovalılar veya halk dilinde söylendiği gibi Cenevizler, ticaretten başka bir şey düşünmeyen ve yapıcı olmayan bir topluluktu. Bizans’ın en zayıfladığı son yıllarda çok kısa bir süre için bu kaleyi de ele geçirmiş olabilirler. Fakat aşağıda belirtileceği gibi, kalenin esas yapımı Bizans işidir." Asıl adıyla Yoros Kalesi adını Yunanca "oros"tan (dağ, tepe) almış olabilirmiş, diğer bir ihtimal de "Uros, Ayas" adlı eski bir mabedden gelmiş olması. İlkçağda Karadeniz'e gidecek gemilere Zeus'un yardımcı olması amacıyla buraya yapılmış. Sonra kaybolmuş. Kale harap durumda. Ama manzara öyle güzel, rüzgar öyle tatlı esiyor ki. Yemyeşil orman, masmavi deniz... hiç İstanbul değil! Çok yavaş, yumuşak bir ritmi var Kavak'ın. Keşke hava daha sıcak, saat daha erken olsaydı. Çantamızdaki Kavak şarabı aynen geri dönmeseydi. Ama bu kadarı da çok hoştu, tadımlık. Gene gidimlik.
İnişte sevgili vafıl yedi. Bense don-dur-ma. Çok çılgınım.
Ne zamandır Anadolu Kavağı'na gitmek istiyorduk. En son sevgili Esther'la gitmişti, ben taa yazın -ya da iki yaz önce... Pazar günü amacımız 14:35 vapuruna yetişip kaleye çıkıp battaniyemizin üzerinde şarabımızı içmekti. Ama yetişemedik. Taksici amcaya yaptığımız "hastaneye gidiyoruz" numarası bile yetmedi; pazar günü sahil trafiğine takıldık. Sarıyer'de çupra-kalamar-midye-salata-bira yidik. Deniz baktık. Yürüdük. Rüzgar vardı ama hava güzeldi. Deniz de pırıl pırıldı.
Akşamüzeri geri dönecektik ki 16.30'da bir vapur daha olduğunu keşfettik (internet sitesinde yazmıyor!). Atladık hemen vapura. Vup vup kavağa gittik. Orda böyle bir şeyle karşılaştık:
KUÇU KUÇULAR

Annem hep der "her şeyin yavrusu güzel" diye. Buncağızların anası da çok güzeldi. Garibim 8 tane kırma doğurmuş. Çökmüş tabiri caizse. Ben Osman Pamuk'un çoook küçüklüğünü hiç görmedim. Sokakta kucağıma çıkıverdiği gün zaten iki-üç aylık vardı. Ama Tarçın'ı daha haftalıkken görmüş, avucumda tutup minicik yüzüne, patilerine, yarım yamalak açtığı gözlerine bakmıştım. Beyazdı. Şimdi neredeyse siyah. Osman hep beyaz. Ve şimdi bayağıca büyük. Ama bize bebek gibi geliyor. Yumuşacık.Kuçu kuçuları izledikten sonra sol taraftan yukarı doğru kıvrılıp kaleye çıktık.
KALE

Ceneviz Kalesi diye tanınıyor ama yazışmış, Cenevizliler değil, Bizanslılar yapmış aslında. Hatta Osmanlı.org sitesinde bunu çok nazikçe ifade etmişler: "Ancak Cenovalılar veya halk dilinde söylendiği gibi Cenevizler, ticaretten başka bir şey düşünmeyen ve yapıcı olmayan bir topluluktu. Bizans’ın en zayıfladığı son yıllarda çok kısa bir süre için bu kaleyi de ele geçirmiş olabilirler. Fakat aşağıda belirtileceği gibi, kalenin esas yapımı Bizans işidir." Asıl adıyla Yoros Kalesi adını Yunanca "oros"tan (dağ, tepe) almış olabilirmiş, diğer bir ihtimal de "Uros, Ayas" adlı eski bir mabedden gelmiş olması. İlkçağda Karadeniz'e gidecek gemilere Zeus'un yardımcı olması amacıyla buraya yapılmış. Sonra kaybolmuş. Kale harap durumda. Ama manzara öyle güzel, rüzgar öyle tatlı esiyor ki. Yemyeşil orman, masmavi deniz... hiç İstanbul değil! Çok yavaş, yumuşak bir ritmi var Kavak'ın. Keşke hava daha sıcak, saat daha erken olsaydı. Çantamızdaki Kavak şarabı aynen geri dönmeseydi. Ama bu kadarı da çok hoştu, tadımlık. Gene gidimlik.
İnişte sevgili vafıl yedi. Bense don-dur-ma. Çok çılgınım.
Cumartesi, Ocak 20, 2007
ben...
2004 yılında bi ajanda almıştım. her şeyi yazıyordum. konserler, doğumgünleri, söyleşiler, sınavlar, kitapların, filmlerin geri verme günleri... arada üzgün suratlar, OFFlar... unutmamak için hiçbir şeyi; ne öncesinde, ne de sonrasında.
çok garip yıldı 2004. çok güzel yıldı.
kolonya taşırdım çantamda. çiçek gibi kokardı. ama o zaman da sakardım. ya da ad hoc. döküldü çantama bir gün. ajandam, kimliklerim... sonra hep çok güzel koktu. hala çok güzel kokuyor.

yeni ajanda aldım. eskisinin - eskilerinin- aynısının başka rengisi. oynuyordum kantinde. bir an çiçek gibi koktu sanki. küçük bir an.
yıllar arasında kayboldum.
başlamak... yeniden.
değil
devamına başlamak!
çok garip yıldı 2004. çok güzel yıldı.
kolonya taşırdım çantamda. çiçek gibi kokardı. ama o zaman da sakardım. ya da ad hoc. döküldü çantama bir gün. ajandam, kimliklerim... sonra hep çok güzel koktu. hala çok güzel kokuyor.

yeni ajanda aldım. eskisinin - eskilerinin- aynısının başka rengisi. oynuyordum kantinde. bir an çiçek gibi koktu sanki. küçük bir an.
yıllar arasında kayboldum.
başlamak... yeniden.
değil
devamına başlamak!
Perşembe, Ocak 18, 2007
betty ween
yeno ceno boyunca en çok etkilendiğim konser betty ween'di. bu vokal gülüş gülcügil'in kullandığı sahte isim. iki ülke arasında geçen hayatını ifade ediyor.
çello, gitar ve vokalden oluşan grup yaptıkları müziğe oda popu adını vermiş, medya ise "pop, jazz ve rock'ın deneysel bir karışımı" demiş. müthiş bir ses, minimal melodiler.. çok sevdim ben. cdlerini de aldım. önümüzdeki konserleri böyle:

-DOĞAÇLAMA FESTİVALİ, 25 OCAK 2007, PERŞEMBE, 14:30 (AKATLAR KÜLTÜR MERKEZİ, BEŞİKTAŞ)
-KARGART, 10 MART 2007, 21:00 (KADIKÖY)
-GALATAPERFORM, 17 MART 2007, CUMARTESİ, 20:30 (KULEDİBİ)
internet adresleri de şöyle:
www.bettyween.com
çello, gitar ve vokalden oluşan grup yaptıkları müziğe oda popu adını vermiş, medya ise "pop, jazz ve rock'ın deneysel bir karışımı" demiş. müthiş bir ses, minimal melodiler.. çok sevdim ben. cdlerini de aldım. önümüzdeki konserleri böyle:

-DOĞAÇLAMA FESTİVALİ, 25 OCAK 2007, PERŞEMBE, 14:30 (AKATLAR KÜLTÜR MERKEZİ, BEŞİKTAŞ)
-KARGART, 10 MART 2007, 21:00 (KADIKÖY)
-GALATAPERFORM, 17 MART 2007, CUMARTESİ, 20:30 (KULEDİBİ)
internet adresleri de şöyle:
www.bettyween.com
ben..
bazen galatada davetli listesine isim yazarken ayakta oluyorum, elimde kitap ya da başka sert bişi olmuyor ve kalemim ince oluyor. çok çirkin yazıyorum isimleri. insanlar el yazısı ne kötü eli kalem tutmuyor diye düşünecek diye çok sıkılıyorum. bir yolunu bulup görecekleri bir yerde temize çekiyorum listeyi.
ne saçmayım.
ne saçmayım.
Perşembe, Ocak 11, 2007
HA-HA
geçmişin tozlu sayfaları arasından hasan'ın sesini duyuyorum: bir şeyi seçersen diğerlerini kaybediyorsun, seçim yapmazsan hepsini kaybediyorsun.
evet, çelloyu haftada bir elime alıyorum ve hiç öğrenemiyorum. evet, yazdan beri hiçbir şey yazmadım. evet, bugün yazdan beri ilk defa ojelerimi değiştirdim.
böyle zamanlarda, hele akşamsa, yine o bildik bunalımlara giriyorum. işte hayat kaçıyor, ben geride kalıyorum. her işim yarım kalıyor. hiç enerjim yok. hayatım bomboş geçiyor. falan.
öte yandan bakıyorum. ulan ben bu sene öğrenci asistanlık yaptım. dans ettim. intermedyatik gösteri yaptım. staja başladım. kedim oldu. laleler, çiğdemler, sümbüller ektim.
neden böyleyim ki ben?! her şeye heves... beste diyor: bir şeye yoğunlaşmak lazım. benim aklıma yine eskilerden bir şarkı geliyor, kadıköy anadolu sahnesinde söylenmiş: bize bişi lazım. size de mi lazım. çok lazımlık bir şey aman neme lazım. ve bir söz, caddebostan sahilinden: sonsuza kadar yaşamak ve her şeyi yapmak istiyorum.
geçen gün bilette otururken biri sordu bana "siz de mi oyuncusunuz?" diye. gözümün önünden bir film şeridi gibi geçen tiyatro-insanın soğuk çalışma salonları, kadıköy anadolunun dağınık kulisi, istanbul'un her yerinde bir dolu sahneler, iki kolisini mezun olurken okula bağışladığım oyun kitapları ve saatlerce sahaflarda onları arayışım, oyunevinde atölyeler... "yok" dedim "siyaset bilimi okuyorum ben".
y. ve g. de boğaziçi mezunu. hem de biri bizim bölümden. üstelik jeffrey hazirana kadar kalıyor. üstelik 7 martta performansımız var. hem de sevgiliyle birlikte yapacağız. iyi yani, güzel şeyler.
ve ben, yine yıllar önceki gibi cevap veriyorum hasan'a: insan biraz da kaybettikleridir, hasan.
hangi hasan mı?
sana basan
HA-HA
NOT: Osman Pamuk bu dünyanın en tatlı kedisidir.
evet, çelloyu haftada bir elime alıyorum ve hiç öğrenemiyorum. evet, yazdan beri hiçbir şey yazmadım. evet, bugün yazdan beri ilk defa ojelerimi değiştirdim.
böyle zamanlarda, hele akşamsa, yine o bildik bunalımlara giriyorum. işte hayat kaçıyor, ben geride kalıyorum. her işim yarım kalıyor. hiç enerjim yok. hayatım bomboş geçiyor. falan.
öte yandan bakıyorum. ulan ben bu sene öğrenci asistanlık yaptım. dans ettim. intermedyatik gösteri yaptım. staja başladım. kedim oldu. laleler, çiğdemler, sümbüller ektim.
neden böyleyim ki ben?! her şeye heves... beste diyor: bir şeye yoğunlaşmak lazım. benim aklıma yine eskilerden bir şarkı geliyor, kadıköy anadolu sahnesinde söylenmiş: bize bişi lazım. size de mi lazım. çok lazımlık bir şey aman neme lazım. ve bir söz, caddebostan sahilinden: sonsuza kadar yaşamak ve her şeyi yapmak istiyorum.
geçen gün bilette otururken biri sordu bana "siz de mi oyuncusunuz?" diye. gözümün önünden bir film şeridi gibi geçen tiyatro-insanın soğuk çalışma salonları, kadıköy anadolunun dağınık kulisi, istanbul'un her yerinde bir dolu sahneler, iki kolisini mezun olurken okula bağışladığım oyun kitapları ve saatlerce sahaflarda onları arayışım, oyunevinde atölyeler... "yok" dedim "siyaset bilimi okuyorum ben".
y. ve g. de boğaziçi mezunu. hem de biri bizim bölümden. üstelik jeffrey hazirana kadar kalıyor. üstelik 7 martta performansımız var. hem de sevgiliyle birlikte yapacağız. iyi yani, güzel şeyler.
ve ben, yine yıllar önceki gibi cevap veriyorum hasan'a: insan biraz da kaybettikleridir, hasan.
hangi hasan mı?
sana basan
HA-HA
NOT: Osman Pamuk bu dünyanın en tatlı kedisidir.
Pazartesi, Ocak 08, 2007
u-n-u-t-m-a
Pazartesi, Ocak 01, 2007
Kurban Bayramlarından Nefret Ediyorum!
Happening'in en güzel projelerinden biri Burak ve kızarkadaşının çektiği "Nightmare before Kurban Bayramı" isimli stop-motion filmdi. Bir kuzunun kabusuna giren kasap, ondan kaçışı ve gökyüzüne yükselip bir buluta dönüşmesi o kadar güzel gösterilmişti ki!

Aslında her şey bu kadar basit ve saf olmalı tahayyüllerde. Yoksa bir dünya referans vererek türler arası kurulan hegemonya, canlı bir varlığın "mal" haline getirilişi ve ajanlığın binbir tanımı üzerinde yalan yanlış şakıyabilirim burda. Ama, aslolan yaşayan, soluk alan ve hisleri olan bir canlıdan söz ediyor oluşumuz. Veteriner ya da tüccarı köylüden ayırdedebilen ve bu insanları görünce ürken canlılar bunlar. Huyları suyları birbirinden farklı bu hayvanların. Birini kesince sürü bir eksilmiyor. Sarıkız artık yaşamıyor oluyor. Biz onun yaşamını almış oluyoruz. Onlar ölürken korkuyor.
Evet, uzun zamandır et yiyorum. Ve bu yüzden kendimle çelişiyorum. Utanıyorum ve kendimi pis hissediyorum. Ama en azından bu utanç hissinin baki kalması gerektiğini düşünüyorum. İnsanların etrafıma toplanıp çoluk çocuk, bir de bayram kutlayarak beni kestiğini hayal ediyorum. Korkuyorum hayalimden ve üzülüyorum.
Bunları yazarken Osman Pamuk kucağımda. Kuzu gibi, bembeyaz. Yumuşacık. Dişi değişiyor ve canı acıyacak diye içim gidiyor. Hastalanmasın diye üzerine titriyoruz sevgiliyle. İyi ki kuzu olmamışsın Osmancım, diyorum. Ya da iyi ki kuzuluğun kedi kisvesi altına saklanmış...

Aslında her şey bu kadar basit ve saf olmalı tahayyüllerde. Yoksa bir dünya referans vererek türler arası kurulan hegemonya, canlı bir varlığın "mal" haline getirilişi ve ajanlığın binbir tanımı üzerinde yalan yanlış şakıyabilirim burda. Ama, aslolan yaşayan, soluk alan ve hisleri olan bir canlıdan söz ediyor oluşumuz. Veteriner ya da tüccarı köylüden ayırdedebilen ve bu insanları görünce ürken canlılar bunlar. Huyları suyları birbirinden farklı bu hayvanların. Birini kesince sürü bir eksilmiyor. Sarıkız artık yaşamıyor oluyor. Biz onun yaşamını almış oluyoruz. Onlar ölürken korkuyor.
Evet, uzun zamandır et yiyorum. Ve bu yüzden kendimle çelişiyorum. Utanıyorum ve kendimi pis hissediyorum. Ama en azından bu utanç hissinin baki kalması gerektiğini düşünüyorum. İnsanların etrafıma toplanıp çoluk çocuk, bir de bayram kutlayarak beni kestiğini hayal ediyorum. Korkuyorum hayalimden ve üzülüyorum.
Bunları yazarken Osman Pamuk kucağımda. Kuzu gibi, bembeyaz. Yumuşacık. Dişi değişiyor ve canı acıyacak diye içim gidiyor. Hastalanmasın diye üzerine titriyoruz sevgiliyle. İyi ki kuzu olmamışsın Osmancım, diyorum. Ya da iyi ki kuzuluğun kedi kisvesi altına saklanmış...
ey şeytanın bacağı, kırıldın mı?
herkes sorup duruyordu: yılbaşında ne yapacaksın? planın var mı? hangi partiye gideceksin? bense hep aynı cevabı vermek zorunda kalıyordum: ne yapacağımı bilmiyorum, hayır hiçbir planım yok. parti marti bilmem ben.
yılbaşlarıyla ilgili bir derdim vardı benim. hayatımın bütün felatekleri yılbaşlarında geldi başıma. tam giyinmiş süslenmişken mesela. yeni yıl yeni bir başlangıç falan bir şeyler zırvalamaya hazırlanmışken.
bu yıl vazgeçmiştim bu yüzden. beni sevmeyeni ben hiç sevmem kat'a kutlamam. demiştim.
sonra ayın 31'i oldu, öğlen oldu, akşamüstü oldu. o da ne!? hiçbir şey olmuyordu. anneanneme gittik, bayram yemeği yedik -ben sadece zeytinyağlılardan- anneme döndük. kahve içtik. her şey normaldi. hatta güzeldi bile.
e çıkalım madem dışarı, dedik biz de. son anda program yapmaca savaşları verip. yılbaşında gidilebilecek en kötü partiyi seçtik: studiolive teknik'te 70ler-80ler-90lar. studiolive'de genelde deneysel güzel işler, performanslar oluyor. ama bu gerçekten sıkıcı, karanlık, boş bir partiydi. bir saat civarı ben eğlenmeye kendimi zorladıktan, necati bunun imkansızlığını dile getirdikten sonra çıkıp herkeş bildiği yerde dans etsin diyerekten cambaz'a gittik. hayır, normal hayatımız sürerken öyle müzikler dinlemiyoruz biz. çok enteliz, evde hep mezzo açık. ama yeri geldiğinde pistlerin tozunu attırmayı da iyi biliyoruz. latinden hiphopa, çifte telliden jazza çok geniş bir yelpazeden örnekler sunduk dün gece de. 10dan geriyede saydık. kadeh de kaldırdık. pillerini şarj etmeyi unuttuğumuz makineyi açık tutabildiğimiz kısacık bir anda bu fotoğrafı çektik.

sabah oldu. akşam oldu. her şey yerli yerinde. şimdi söyle bana şey şeytanın bacağı, kırıldın mı?
artık ben de yazarım herkes gibi:
eski yıl sona erdi/yepyeni bir yıl geldi/ yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl/ bizlere kutlu olsun!
yılbaşlarıyla ilgili bir derdim vardı benim. hayatımın bütün felatekleri yılbaşlarında geldi başıma. tam giyinmiş süslenmişken mesela. yeni yıl yeni bir başlangıç falan bir şeyler zırvalamaya hazırlanmışken.
bu yıl vazgeçmiştim bu yüzden. beni sevmeyeni ben hiç sevmem kat'a kutlamam. demiştim.
sonra ayın 31'i oldu, öğlen oldu, akşamüstü oldu. o da ne!? hiçbir şey olmuyordu. anneanneme gittik, bayram yemeği yedik -ben sadece zeytinyağlılardan- anneme döndük. kahve içtik. her şey normaldi. hatta güzeldi bile.
e çıkalım madem dışarı, dedik biz de. son anda program yapmaca savaşları verip. yılbaşında gidilebilecek en kötü partiyi seçtik: studiolive teknik'te 70ler-80ler-90lar. studiolive'de genelde deneysel güzel işler, performanslar oluyor. ama bu gerçekten sıkıcı, karanlık, boş bir partiydi. bir saat civarı ben eğlenmeye kendimi zorladıktan, necati bunun imkansızlığını dile getirdikten sonra çıkıp herkeş bildiği yerde dans etsin diyerekten cambaz'a gittik. hayır, normal hayatımız sürerken öyle müzikler dinlemiyoruz biz. çok enteliz, evde hep mezzo açık. ama yeri geldiğinde pistlerin tozunu attırmayı da iyi biliyoruz. latinden hiphopa, çifte telliden jazza çok geniş bir yelpazeden örnekler sunduk dün gece de. 10dan geriyede saydık. kadeh de kaldırdık. pillerini şarj etmeyi unuttuğumuz makineyi açık tutabildiğimiz kısacık bir anda bu fotoğrafı çektik.

sabah oldu. akşam oldu. her şey yerli yerinde. şimdi söyle bana şey şeytanın bacağı, kırıldın mı?
artık ben de yazarım herkes gibi:
eski yıl sona erdi/yepyeni bir yıl geldi/ yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl/ bizlere kutlu olsun!
Cuma, Aralık 29, 2006
ölümcek

diktim. diktim. diktim. diktim. gördüm ki daha başlamamıştım. boyadım. yazdım. kestim. kırptım. projeyi daha yarılayamamıştım. müzik seçtim. sevgiliyi darladım. oda buldum. prova yaptım. kızları bir araya hiç toplayamamıştım. sinir krizleri geçirdim. ağladım. ağladım. darlandım. daha sonuca yaklaşamamıştım.

Ama, önünde sonunda happening günü geldi ve intermedyatik oldum ben de! Hem de üç dansçımla birlikte. Sergiye dizdim onları önce. Rollerini oynattım. Sonra herkes içeride video seyretti. Videolar bitince benim müziğim başladı: Pictures at an Exibition n3cc version! Sonra biz dans ettik, hem de şiirli ve çığlıklı. örümcek oldular ve ben de ağlara takıldım. yine her şeyi her şeyle ilişkilendirip bütün dünyaya gönderme yaptım. ama sanırım hoşnut kaldım.
ve bir sonuca vardım.
beni heyecanlandıran şeyler var bu dünyada. kaçıp gitmelerine izin yok!
Çarşamba, Aralık 20, 2006
bir tesene buluşması

Lisede çok güzel bir sınıfta okudum ben, şanslıydım. Minicik bir sınıfta maksimum 15 kişi, hepsi çok iyi arkadaş... Ketılda su kaynar çay yapılır. Oralet bile vardı yahu sınıfta, ki tecrübeyle sabittir, oralet pek öyle her yerde olmaz. Kedi baktık bir ara sınıfta. Tesadüfe bak, onun da adı Osmandı. Ben küçük kızdım o zamanlar, pembe giyerdim çoğunlukla. Tiyatrocuydum. Sınıfta matematiği, geometrisi en iyi olan bendim. Gerçi sosyal sınıfında okuyordum ama... Minicik kalem kutusu, minicik iran sigarası... Kadıköy.
Yine oradaydık, Kadıköy'de. Sanki araya 3,5 sene girmemiş, muhabbetimiz hiç kesilmemiş gibi. Özlemişim. En çok da en ön sırada kocaman pembe hırkasının içinde üşüyüp büzülen, iki dakikada mahkeme düzenleyip hocanın birini ölüme mahkum eden (yanlış anlaşılma olmasın adamın yanında), sürekli tahtanın önünde "lirik" dans yapan benden içerü kızı. Bu kadar, daha yazmayayım. Bir kere demiştik zaten, artizlik olsun diye:
yazmadık, yaşadık.

Lisede çok güzel bir sınıfta okudum ben, şanslıydım. Minicik bir sınıfta maksimum 15 kişi, hepsi çok iyi arkadaş... Ketılda su kaynar çay yapılır. Oralet bile vardı yahu sınıfta, ki tecrübeyle sabittir, oralet pek öyle her yerde olmaz. Kedi baktık bir ara sınıfta. Tesadüfe bak, onun da adı Osmandı. Ben küçük kızdım o zamanlar, pembe giyerdim çoğunlukla. Tiyatrocuydum. Sınıfta matematiği, geometrisi en iyi olan bendim. Gerçi sosyal sınıfında okuyordum ama... Minicik kalem kutusu, minicik iran sigarası... Kadıköy.
Yine oradaydık, Kadıköy'de. Sanki araya 3,5 sene girmemiş, muhabbetimiz hiç kesilmemiş gibi. Özlemişim. En çok da en ön sırada kocaman pembe hırkasının içinde üşüyüp büzülen, iki dakikada mahkeme düzenleyip hocanın birini ölüme mahkum eden (yanlış anlaşılma olmasın adamın yanında), sürekli tahtanın önünde "lirik" dans yapan benden içerü kızı. Bu kadar, daha yazmayayım. Bir kere demiştik zaten, artizlik olsun diye:yazmadık, yaşadık.
Pazartesi, Aralık 18, 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








