Perşembe, Haziran 29, 2006

çalıştı, kazandı!



o, yani sevgili, yeni mezun.
derslere son 17 dakikada girdi. paperları 3 ay sonra teslim etti. intermediatik oldu belki, ama son 5 dakikada. 3 paperını falan hiç teslim etmedi. final haftasında okulu bırakmaya karar verdi.

artık hepsi geçmişte kaldı. çünkü o artık boğaziçi üniversitesi 139. dönem mezunlarından biri.

tanıştığımızda daha 2. sınıfta okuyordu. tk dersi falan alıyordu :) . saçları uzundu, sakalı kısa. sonra sakalı uzadı, saçları kısaldı. bugün kepinin altında sakal da yoktu. ama o kapkara harry potter kalabalığı arasında kendisini görebildiğim kısacık anlarda işte benim sevgilim dedirten tanıdık gülümsemesi, boncuk gözleri vardı.

beni asıl ilgilendiren şimdi o olmadan okulun neye benzeyeceği... güney meydanda kalabalığın içinde yalnız kaldığımız balkon kimbilir ne çok özleyecek onu.

ama yok, endişelenmiyorum. bu yoğun çalışma temposuyla (!) mezun olmayı başaran süperman sevgili uça uça balkonumuza da gelir.

..

Pazar, Haziran 25, 2006

1 yıl önce

yine bu evde -annemin evinde- bu odada, bu laptopta yazmıştım ilk yazımı bu sayfaya... 1 yıl önce. talaştan dönmüştüm yine. yine biraz buruk, biraz yorgun, çokça mutluydum.
1 yıl önce... sevgiliye taşınmayı planlıyordum. istinyeye o zamanlar. arkadaşlarımı özlüyordum. üniversiteyi sevmiyordum.
büyük atılımlar yapmadım belki bu bir yıl içinde. kritik kararlar vermedim. hayatımı değiştirecek önemde olaylar yaşamadım öyle. sessiz sessiz, içime sindire dindire büyüdüm.
bisiklet aldım, hisarüstü'ne taşındım, çello çal(ış)maya başladım. bir kaç güzel fotoğraf çektim. bir kaç güzel yeri gezdim. bir kaç güzel dost edindim.
sıklıkla yazdım bunları. kaybolmayacaklarına emin olmak istedim.
kaybetmemek ve kaybolmamak istedim.
işte bu akşam, -gece vs.- talaştan döndüm. sencer, ata ve evrim ağaçlara çıktıklarında aşağıdan -yine- güldüm. vak vak dansları yaptım herkesle, nasıl göründüğümü önemsemedim. moda sahilde kayalıklarda oturdum. huzur! dedim. mutluluk... dedim. melike'yi darladım.
belki de ağustosta kabak'ta, dedim. kabul edildim.
işte benim sayfamın 1. yıl dönümü bugün. nice yıllara ben.

uykukardeşim, ver elini
usul usul, damla damla
beraber
eriyelim
eriyelim

Çarşamba, Haziran 21, 2006

cunda

zeytinyağı= güzellik + sağlık = ayvalık

fasıl bitti. yorgunluklar bitti. yollar başladı. çoğu uykulu, azı romanlı. sonra yollar bitti, cunda başladı.

çok yazasım vardı. ama galiba geçti. çok konuşasım vardı; çoğu bitti, azı kaldı. dinleyecek varsa beri gelsin. yoksa herkes bassın gitsin.
bu gece de yazmassam biliyorum, kalacak. unutulacak. unutmak değil, biriktirmek değil mi didi? işe yaramasa da..

işte cunda. hani bir zamanlar vardı, o kadar küçüktük ki kiraz yerken yanaklarımız şişerdi. bir kirazdan küçüktük yani, düğme gibi. öyle oldu. baktım kiraz normal, ben normal. demek ki, neymiş, çocuk kalmış. biraz öyleydi işte.

gece erken yatılırdı. yorulmuş olurdu insan. "erken yatarım, erken kalkarım" bir şarkı vardı. bol bol erken yatıldı ama kalkılamadı pek: boğaziçi yormuş adamı. öyleydi biraz da.

yokuş çok dikti, çok uzundu bir zamanlar. pek o kadar değilmiş dendi. her gün inildi çıkıldı, denizde "sayı" yapıldı. hele bir gün kimseler yokken, deniz sadece benimken uzun uzun, mutlu mutlu yüzüldü. su soğuktu, hava sıcak. yengeç vardı.

tilki vardı, ağaçkakan vardı, yılan vardı. saksağan yavrusunu besledi, sabah erkenden klasik müzik eşliğinde kuş sesleri dinlendi. kuşların kuyrukları, uçuşları, yuvaları birbirinden ayrıldı.

eşek vardı. keçi vardı. keçi sütü, keçi peyniri, hayteliye. keçi peyniri ve deniz börülcesiyle içilen rakı. ateşte oğlak etiyle içilen şarap. dedeyle karşılıklı.

hayteliye ye ye. sakızlı, üzümsulu, zeytinyağlı kurabiye, ki bir orda var galiba. medea'yla nescafe, çay.

bahçelerde domates, biber, çilek! bağları budamak vardı bir akşam üstü. toprağa dokunmak. sanki her şeyi toprakta bırakmak. dalından koparmak. dalından kopmak, kopmamak.

balkonda yoga, kuzenin tavsiyesi üzerine. önünde sere serpe deniz, sağda solda dal dal, yeşil yeşil "delice, delice" zeytin. çok sevdiğim salonumdan da güzel.

taş kahvenin orda gezinti vardı birde. yolda her şeylerden yenilirdi. artık daha değerli gibi mide. orta kahve, ada çayı, tost. her yerde amcalar. amcalardan oluşan, amcalara dönüşen, amca suretinde bir köy. ve bir anekdot: gürcistanda yabancılara akrabalık belirten sözcüklerle yaklaşılmıyor. ve burası türkiye, herkes amca, teyze...

ve şimdi istanbul, yeniden. eskisinden daha da güzel, ki istanbul her zaman güzel. ama bakıyorum da, orada kalan, yazılmıyor uzaktan.

didili(x2), meykeli, atalı, salatalı gün.


ikinci ben yazıyorum. ikinci ben. erenköy dolmuşundaydım, geç kaldım.

öyle özlemişim, hepimiz bir masada. 17 bira, 80 küsür lira.

ayaklar sağa sola sağa sola. hayır; benimkiler çirkin, benimkiler saçma. üstelik odaklandın mı tam bir surat, o derece tuhaf.

tekir kedi bilmem; bir kuzgun, bir kelebek.

sağa sola, sağa sola.

hayır başım dönmüyor, dönen dünya.

Pazartesi, Haziran 12, 2006

cunda


yıkık değirmenlerin tepesini beklediği köyden aşağı inilir akşamüstleri. balıkçı barınağı, taş kahve, sıra sıra 'tostçu amcalar'... adacayı ve ayvalık tostu; ve kırmızı rugan papuçlarla.. çocuksu beyaz ten güneşten kızarmıs, tuzu yıkanmamış saçlar beyaz hasır sapkanın altından salınmıştır. tüm gün koşmuş, yüzmüş, yorulmuş beden kahverengi meysu şişesindeki kayısı suyuyla avunur.
yıllar geçse de kediler ve minik adacıktaki yaşlı yapı silinmez hafızadan.
ve belki de bu yüzden; ayvalık, hep biraz çocuk kalır.

bu gece çıkıyorum yola. bir hafta boyunca yüzme, yoga, kitaplar, müzikler, dede, fotoğraf çekmek.. ve sevgiliyi özlemek, anneyi özlemek, babayı özlemek, müge'yi özlemek.

Perşembe, Haziran 08, 2006

ortaçgil'i sever misiniz? öyleyse devam...


bir kaset vardı. üzerine bir şeyler çekilsin diye boş satılanlardan. yeşil kağıdında annemin el yazısıyla "b. ortaçgil" yazıyordu. sonra ben omzuma gitarımı asıp "benimleeee oynar mısıııın benimleeee" şarkısını dilime doladığımda, "benim şarkılarım bunlar!" demişti annem.

aslında, belli bir duyarlığı tutturduğun yıllarda "senin" olmasına karşı duramayacağın şarkılar onlar. böylece herkesin. annemin, benim, müge'nin, didi'nin, beste'nin... herkes için başka yıllar, başka kokular. bende çokluk lise2, okuldan çıktığım bir an: bahar, birden yumuşamış, şeker gibi hava, ağaçlarda çiçekler, renkler pastel tonlarda çok çok pembe. ya da çok kar yağan bir gün nargile içerken..

didi 1. sınıfı bitirmişti. "çok değiştim" diyordu. "ortaçgil'i sevmiyor musun artık?" dedim. "dinlemedim uzun zamandır." dedi. masaya baktık.

dün akşam jazz cafe'deydi ortaçgil, bu sezon son kez. annem ve müge'yle ben yine ordaydık.

"her şey olur, her şey büyür
her şey geçer, hayat kalır.."

Salı, Haziran 06, 2006

oi va voi!


balkonda oturmuşum, anoreksinin ekonomi politiği üzerine foucaultcu bakışlar atmaya çalışıyorum. "oi va voi" çalıyor, ibranice aman tanrım! demek. I refuse to replay the mistakes that we made yesterday, diyor kız. halbuki ben tekrarlıyorum hatalarımı, bir final paperı daha teslim gününe kaldı...

ya anne yazacağım sen merak etme! fikirlerimin oldunlaşmasını bekliyorum.

bu arada bir kumru bana aşık oldu galiba o dala konuyor seyrediyor, bu dala konuyor göz süzüyor, yanıma kadar gelip konmaya cesaret edemiyor. kafasına ekmek atmak suretiyle aşkına karşılık versem korkar, kaçar mı?

Pazartesi, Haziran 05, 2006

otoportre



belki otoportöz bir insanım.

"...Diğer yandan, otoportre, narsist bir dışavurumdur. Meşrulaştırılmış bir teşhirci fantazidir. Estetize edilmiş bir kendini tatmindir. Kristalize edilmiş bir egosantrizm göstergesidir.

Fotoğraf eğer zamanın çürütücü etkilerine karşı bir meydan okuma ise otoportre, fotoğrafçının bu deneyimi sadece dış dünya ile kendi kendisiyle de gerçekleştirmesi; sanatçının varlığını nesneleştirmesi hatta fetiş haline getirmesidir..."

belki de sadece "sabit bir aynanın yorgunluğuyum..."
ve aynayı kendime tuttuğumda yine yansıyor dünya, bana ve başkalarına.

alıntının tam metni için: fotografya, sayı 13

Pazar, Haziran 04, 2006

alışveriş merkezlerinden nefret ediyorum.


mahmuş yüzünde son derece sabırlı bir gülümsemeyle kızını reyonlardan reyonlara takip eder: "bir şeye ihtiyacın yok mu kızım - bak istiyorsan istemiyormuş gibi yapma - çok güzel etekler var bak seversin - kızım tişörtler- bikinin var mı - bikini - bik..." göz göze gelir gülümserler. o sırada arkalarındaki kız kocaman gözlerle "vallahi ben hiç böyle yapmam. bir sürü bikinim var yeni modeller çıktı mı dayanamıyorum. hemen alıyorum." güzelim ben seni direkt sevgiliye havale ediyorum, bizim "adbuster"ımız o. ama sormadan edemiyorum: niye ki?

yani nasıl dayanamaz insan? kabul ediyorum benim de obsesif hallerim var. o 200 milyonluk şapkanın önünde kuzu gibi baktım ben de dakikalarca. [ yüze kısa dantel duvak düşüyordu, suç bende değil :P ] ama bu başka bir şey. bir sürü bikinin varken zaten bir öteki olmasınca eksik mi kalıyorsun yani? yeterince güzel mi olmuyorsun? plajda falancanın bikinisi şöyle de güzelmiş mi densin istiyorsun? sen bikini misin, etek misin, ayakkabı mısın be kadın?

[bir kaç hafta önce okulda bir karşılaşmaya şahit oldum. iki türbanlı kız karşılaşıp sarıldılar. sonra dedi: bu başörtüyü bir yerden tanıyorum dedim. işte böyle biz kadınlar birbirini başörtüsünden, ayakkabısından, çantasından tanır olduk. ne acı! bizim suratlarımız var yahu.]

her yerde boy boy posterler, reklamlar, afişler. üzerlerinde fıstık gibi kızlar, filinta gibi çocuklar, tornadan çıkmış gibi, yapay, uyduruk. yüzlerde tuttuğumukoparırım bakışları, abartılı, saçmasapan bir seksapel. güzelim, isteniyorum, ben buna değerim. sen de bu zamazingoyu giy sen de "buna değer ol". ama bunu giyebilmek için önce şu hapları iç zayıfla. bu arada bu tatlıları ye şişmanla. sonra bu hapları iç zayıfla. bu arada pilates, yoga yap hem bilgeliğe kavuş, hem zayıfla. zayıf olmazsan değersiz olursun. bunları satın almazsan kimse seni sevmez. resimdeki yakışıklıyla asla tanışamazsın. tanışsan da arkandaki dolgun saçlı kıza yazılır zaten.

böyle bedenler inşa ediliyor. 30 kilo -ya da olmak gayretinde-, topukları olmadan yükselemeyen, takıları, kıyafetleri olmadan güçlenemeyen, hep bir rekabet halinde ve kaybetmeye mahkum, arzulanmaya aç falan.

sonuç: bok ki ne bok.....

Cuma, Haziran 02, 2006

balkon sefası

bu evi ilk gezdiğimizde en çok balkonu dikkatimizi çekmişti. [bir binalık kadar boş bir alana bakıyor, ki orada bu mevsimde bembeyaz çiçekler açıyor.] taşındıktan sonra da, havalar soğuyana kadar, tüm yemekleri orada yedik. çaylarımızı orada içtik. mumlar
yakıp şaraplar açtık. sonra dondurucu kutup soğukları geldi. kapımızı bacamızı sıkı sıkı kapattık. kalorifer peteklerinin önünde büzülüp, küçülüp adeta nefessiz yaşadık. ama yaz biter yine gelir. geldi işte!


vee, balkonumuz 2006 ilkbahar-yaz sezonu için
kullanıma açıldı.

balkonumda fotografik anlar
- ya da konuyla ilişkisiz karga




balkon oldu mu olmazsa olmaz nedir? elbet saksı saksı çiçek. anneannemin balkonu öyle; rengarenk, bıcır bıcır. insanın içi açılıyor orada otururken. didi de öyle. hemen her gün yeni bir çiçeğin haberini alıyorum.

[didi "hayatını adadı bu işe". hatun sistematik bir biçimde bahçevanlık yapıyor. hatta bir de blogu var, çocuklarını herkese gösteriyor. işte burda. ]


ama kıskandım doğrusu. kaç yıllık (11) arkadaşımsın, benim çocuklar senin sayılır, bir el atsan elin mi kopar [:)] dedim. o da tamam, haftaya söz! dedi. hatta hemen araştırdı internette. ve bana bu soldaki çiçeği buldu. geceleri açıyormuş, yere yere bakıyormuş. çok karizmatik bir çiçek. [ayrıntılı bilgi için buraya bakılabilir.] haftaya arayacağız kendisini. hemen kafamda yerleştirdim balkonuma. gerçi, bana canlı gelen ölü çıkıyor; bir bereketsizlik, bir uğursuzluk var ellerimde ama...
didi bir kere söz verdi. şöyle yap böyle yap diye öğretecek bana.



umarım, başarabiliriz canlı bir şeyler bakmayı. ikinci adım akvaryum..

Çarşamba, Mayıs 31, 2006


kybele şiir dergisi

zaman zaman diyorum ya, kadıköy'de hayat şöyleydi, böyleydi. lisemiz öyle güzeldi. bilekliklerimiz, ayakkabılarımız şöyle renkliydi... bir de şiir defteri tutma huyumuz vardı o günlerde. ben mor kalemle yazıyordum ve defterimi hep çantamda taşıyordum. sonra ilk dersin başlamasına bir saat kala okula geldiğimde, ki günün en güzel anları oralarda asılı dururdu, çamlıkta denize nazır bağdaş kurmuşken sigaramdan bir nefes alır, kucağımdaki defteri fısır fısır okurdum.

edip cansever, cemal süreyya, o zamanlar daha çok küçük iskender, elbette nazım hikmet, pablo neruda, yannis ritsos ve dahası... annemin şiir kitaplarını, ya da benim kelepir'den, alkım'dan aldıklarımı baştan sona, ayakta, yüksek sesle okurdum. (kapımı bacamı kapatıp tabii, aileden -tiyatrocu da olsak- utanarak) eeen güzellerini işaretleyip hali hazırda olgunlaşmamış el yazımla defterime geçirirdim.

bir de kybele şiir dergisi vardı. liman'da, renkli zarfların içinde, tek sayfa olarak satılırdı. en önemli kaynaklarından biriydi defterlerimizin. sonra yok oldu; aradım, sordum, google'a yazdım falan, yok yer yarılmış da içine girmiş.

geçen gün türkiye siyaseti çalışmamızın en verimli yerinde(!) konu türk edebiyatına gelince, dergiyi sordum kızlara, duyan bilen var mı diye. varmış. beste -ki bu beni şaşırtmadı, ben bir şeyler yaşarken o da omzumdan bakıyormuş belli..- izmir'de alırmış kybele'yi.

defterimi aldım raftan, uzun bir mesut albayrak şiiri okudum onlara, kybele'de okuduğum. yer yer klişe buldular, belki gerçekten öyle, bilemiyorum. ne de olsa ben "benim" ilan ettiğim hiçbir şeye tarafsız bakamıyorum. işte şöyle bir şey:

ihanet krokisi

"aşk her an ihanete dönüşebilir

çünkü o reel bir fahişedir."

yaşamın beyazında baharla fısıldaş
ve bir düğüm daha at yalnızlığına

bana viyolonsel çal sevgilim,

bana güneşi, yıldızları çal.

sonra alacasına yazgının

gözlerime bir kez daha bak
ve bulaşacaksan öyle bulaş...


gözlerin
in geceden korunmuş güzelliği
belirsizliğindeyken yaralı bir büyünün
ben inceltilmiş üzüm bağlarında
bin yıllık şarap şişeleriyle ağıtlandım.
aşkı geçtim, acılarımı örgütledim,
çünkü senin asla akıl bozucu bir leke olarak kalmanı istemiyorum.

ey kaldırım üstündeki kutsal gülücük
ey yaban iklimlerinin ardındaki dik başlı karanfil
bilsen ne vagonlar dolusu karanlık geçiyor yüreğimin keşfedilmemiş kıyılarından
bütün yönleriyle kalbimdeki iptal edilmiş pusula bilsen ne çok şaşırmış
ve tarih şiddetli bir çığ gibi göçmedikçe üzerimize
o geminin rotası değişebilir mi sence?

dehşet gözlüm!
yoksunluğunun varlığıma vermiş olduğu ad
deniz sokağındaki yosun ve kemik kalıntısı,
bütün orkidelerin yaban domuzu çiftliğimden çıkmış olma olasılığı,
yani haklılığımın haksızlığın arkasına
itina ile mıhlanması demektir.
ve sağlam sütunlarla inşa edilmiş insanların bahçesindeki
eğik başlı bir papatyadır hayat
gülüşü olmayan aşk avası
katil anatomisi
ya da okyanusun ortasında gün ortası uçmayı başarabilen bir yarasadır, ne dersin?

bildiğim her şeyi, bildiğim herkese, bir panik duygusuyla
anlatabilir miyim sence
ve bizden öncekilere
çağından koparılmış bir yazgı içinde fosilleşip
mor/mavi/yeşil...
anlatabilir miyim dersin?

anlatamam...

ne de olsa bu öldürüsü bir kaos

anlatamam çünkü:
yağmalanmış bir aşkın adresi olmaz...

M.A.

ps. bu arada internette aradım şairi az önce. islami, tuhaf bir şiir çıktı. o olsun istemedim. o değil.

Perşembe, Mayıs 25, 2006

dönemin ilk finali tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı.

fransızca finali piyasaları salladı. iki gündür yavaşlata hızlandıra dinlediğim, sadece arapların aksanına vakıf olabildiğim iki saatlik cd son anda sınavdan çıkarılmış. dönem boyunca yapılan konulardan bir sayfa, son hafta yapılamayan konulardan başka bir sayfa olmak üzere sınav hazırlanmış. ne diyeyim sürprizlerle dolusun erhan hoca!

oturup total serialism yazmalı... yaza yaza yaz gelmeli.

Salı, Mayıs 23, 2006

şekilperver kraliçe

dikkat dikkat! medeniyetimiz büyük tehlike altında!

uğruna canların verildiği, tarihlerin yazıldığı, senfonilerin bestelendiği, ve dahi kıvanç sebebimiz, insanlığımız, biz... kurduğumuz yapılar, ilişkiler, iktisadımız, düzenimiz, geleneklerimiz... hepsine meydan okuyorlar. yüzyıllardır inşa ettiklerimizi yıkıp geçiyorlar. o kadar korunaklı sandığımız yaşamlarımızın ne denli tehdide açık olduğunu, ne kadar kolay yıkılabileceğini, delinebileceğini, evet bizim yaralanabilir olduğumuzu haykırıyorlar yüzümüze.

onlar: böcekler!

yüzlerce karınca, kanatlı örümcekler, çiyanlar... evimin yaratıkları. zaman içerisinde habitatımızdaki güç dengesini kendi leyhlerine çeviren, 100'ünü öldürdüğümde 1000 tanesi tezgahın üzerinde peydah olan, bu sabah elimde elektrik süpürgesiyle "pes! siz kazandınız, evrenimizin hakimi sizlersiniz!" dememe neden olan iğrenç, küçük haşereler.

o çirkin, bacak bacak vücutlarını, koca koca antenlerini, damar damar kanatlarını değil elbet, ama sanırım bu inanılmaz güçlerini kıskanıyorum bir yandan. temizleyip durduğun mutfağın içine ederim, deyişlerini; ben buralarda uçarken tuvalete biraz zor girersin, imalarını; işte bak her yanımdan bacak fışkırıyor, kaşın dur şimdi kıçımın homo sapiensi, alaylarını... o zaman ben de bir parça böcek olmak istiyorum.

[yoo katiyen kafkaesk bir şey yok burda. çok daha yüzeysel benim böcekliğim.]

okul yokuşlarında önüm sıra giden kızın sarı boyalı kafasına çantamı dannn diye geçirmek gibi, mesela. dönüp eli kafasında, n'oluyorsun yahu?, dediğinde eşek gibi sırıtıp basıp gitmek.

[haşa, kimsede paradigma kayması yaratacak kifayetim yok. zaten, ulu orta osuran-sıçan-kusmuğunu yiyen gençler popüler müzik kanallarında çokça izlenilirken, hatta her türlü köpekleşme tam teşekküllü bir biçimde normalleştirilip kanıksanırken benim proto-uyumsuz tavrımın farkına bile
varılmaz. ya temiz bir dayak yerim, ya iyi bir alay konusu olurum.]

yine de duvara karşıda dayak yedikçe kalkıp küfreden sibel kekilli gibi; zehirlenerek, ezilerek, süpürülerek soykırıma uğradıkça sanki küllerinden hayat bulan evimin karıncaları gibi... nedense bugün böcekleşmek istedim ben. öyle, maksat şekil olsun. :)

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

cuma akşamüstü macerası ve ölümsüzlük

kutsal amaçlar, yüce duygular hükmetmiyor bizim hayatlarımıza. en uzun vadeli plan "türkiye siyaseti sınavında ne yapacağım?", ki bakıyorum o da plan değil anca kaygı, iç sıkıntısı. bu sınavlar, sıkıntılar, günlük koşturmacalar sona erdiğinde cascavlak kalıveriyoruz ortada. anlamdan yoksun. anlama aç. sevgilinin defalarca dile getirdiği üzere, yaşadığımızı hissetmiyoruz böyle olunca.


kundera ölümle ölümsüzlüğün "marx ve engels gibi" birbirinden ayrılmaz olduğunu yazıyor, o vapurun tahta sırasında otururken dizlerim üzerinde açık duran kitabında. düşünüyorum, aylarca çalışıp mesela bir oyun sergilerdik. oyun, sonu/sonucu olurdu onca çalışmanın. ölümlü mü, ölümsüz müyüz, hatırlanacak mı, unutulacak mıyız, görürdük. insanın ölümü de böyle mi, soruyorum o an kendime. herkes kendi yaşamınca ölüyor, ölümünce ölümsüzleşiyor.

tabii, istisnaları da var. unutulmayacak kadar olağandışı bir felaket, belki de böyle bakınca, mutlu bir tesadüf gibi bulabiliyor adamı. amerika'ın iran'a sallayabileceği olası bombalardan biri tutar benim kafama düşer mesela. -ki öyle bir rotadan sapma olursa kesin benim kafama düşer, o ayrı- o zaman benim sıradanlığım hiç hesapta olmayan bir aksamayla sıradışılığa dönüşüverir ve beklenmedik biçimde ölümsüz olurum.

tam bunlar, belki de zaman döngüsündeki bir aksaklıktan dolayı bir kaç saniye önce, kafamdan geçerken. tüm vapur çığlık kıyamet ayağa kalkıyor. şaşkın, kaldırıyorum kafamı kitaptan: bir avare gezi teknesiyle çarpışmak üzereyiz. vapurun düdüğü avaz avaz bağırıyor. -bismillah! bismillah! diye haykırıyor yolcular. nedense bu bismillahlarda, aman allahımlarda o bahsettiğim ölümsüzlüğe kavuşacak olmanın sevincini sezer gibi oluyorum. ya da, ne bileyim, ölmeyecek de olsalar," şu yaşlarının şu ayında, filanca yerden falanca yere giderken, yani tüm o rutin içinde, büyük bir deniz kazası geçirmiş biri" olacak olmanın heyecanı mı demeliyim buna, bilmiyorum işte. gördüğüm ettiğim, gezi teknesi son anda dümen kırmayı becerip kazayı engellediğinde, vapurun üzerine kabus gibi çöken hayal kırıklığı.

bu kısacık olaydan dakikalar sonra, ben kitabıma dönerken, olası kaza üzerine konuşmalar dalga dalga sürüyordu. herkes yanındakine, sanki o da kendisiyle birlikte değilmiş gibi, tekne şöyle yaklaştı, düdükler böyle çaldı diye olayı tekrar tekrar naklediyordu.

anlatmak lazım, diye geçirdim içimden. yazmak, kaydetmek, göstermek lazım. ölümsüz olsun diye yaşantılar.. anlamlı olsun diye..

Perşembe, Mayıs 18, 2006


...

ben...

duruyorum ben bu aralar. saatler geçiyor, akşamüstü oluyor.

tütsü yakmayı seviyorum. yeni tütsülüğüm, değişik tütsülerim var. yakıyorum.

cam açmayı seviyorum. bütün kış kapalıydı. akvaryumda balık gibi yaşadık. şimdi sıcak hava. açıyorum. tütsünün bütün dumanı dışarıya çıkıyor.

pencereyi açıp parmak ucunda dışarıya sabun köpüğü üflediğimi hatırlıyorum. gülüyorum.

eski yazdıklarımı okuyorum, yeni bir şeyler yazabilmeyi umuyorum. kendimi komik buluyorum. buldum mu bir kez daha gülüyorum.

viyolonsel çalıyorum. parmaklarım acıyor. kollarım yoruluyor, sesler hala çirkin çıkıyor. o zaman herhangi bir çello parçası açıyorum, playback yapıyorum.

bir arkadaş geliyor bende kalıyor mesela, konuştukça görüyoruz hayatlarımız sarmal olmuş. sonra sözcükler bitmeden bakıyoruz güneş doğmuş.

karşı damdaki paçalı beyaz güvercinlerin arasına kocaman bir martı konuyor. kaçışıyor güvercinler. "nerelerdeydin sen?" diyorum. göz kırpıyor, ya da ben öyle sanıyorum.

bugün evden çıkmadan saçıma kocaman bir çiçek takıyorum. görenler gülecek bana, diye geçiriyorum içimden. aynaya dil çıkarıyorum.

hayat komik geliyor bana zaman zaman.

Cuma, Mayıs 12, 2006

silk road journeys

yo-yo ma & the silk road ensemble
when strangers meet
bir süre önce tesadüf eseri keşfettiğim çok ünlü bir çellist yo-yo ma. brahms'ın viyolonsel sonatlarını çalıyordu aldığım albümde ve sevgiliyle beni kendine hayran bırakmıştı. bu sefer yine tesadüfen bu albüm geçti elime. hiç bakıp etmeden cd playera koydum. ilk şarkı uzun, upuzun bir moğol vokaliydi. dakikalar geçmesine rağmen çello duyamayan obsesif kafam -ki o an schonberglerle scriabinlerle meşgüldü- hemencik sıkıldı.

ancak ikinci kez dinlemeye başladığımda nasıl bir hazineyle karşı karşıya olduğumu fark ettim. utandım kendimden.

3 yıllık bir çalışmanın eseri silk road journeys. yo-yo ma ortadoğulu ve asyalı müzisyenlerle buluşuyor. ney, santur, sheng, tabla, pipa, kemençe, morin khuur, erhu.. 16 besteci, 40'tan fazla müzisyen, ethnomüzikologlar.. söylenecek çok şey var hakkında, defalarca dinledikten sonra.

buyrun siz de dinleyin!


özellikle 5. parça moon over guan mountains'a dikkat!

Perşembe, Mayıs 11, 2006

çok yıllık kalkınma planı

"Kendini bana sunan her şeyi, yetişmekte, solumakta ya da ölmekte olan her şeyi ya da ölmüş olanı daha da büyük biçimlendirmem gerek. Doğanın, yaşamın, düşlerin, duyguların bana sunabildiğinden daha çoğunu yaşamam, daha çoğunu algılamam, daha büyüğünü duymam gerek. Her nesneyi, her canlıyı, her insanı, anlık her görüntüyü yaşantıya dönüştürmeliyim. Yaşamı büyütmek, kendimce geliştirmek, derinleştirmek, genişletmek, rüzgarlarla estirmek, yağmurlarla yağdırmalıyım, ta ki kendimi canlı ya da cansız, doğmuş ya da doğmamış tek bir nokta olarak görene dek. Ve kendi üzerimde kurduğum bu egemenlikle ölümü de büyütmem gerek. Yaşamım, ölümüm her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı."

Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk

flütle caza yolculuk


Halit Turgay (flüt) / Junko Nakamuro (piyano)

J.S.Bach Sonat sol minör, E. Grieg keman sonatından uyarlama, Denis Bedard Sonat, Piazzolla Fuga y Misterio, Mike Mower Sonata Latino.

ilk bölüm piyanonun klavsen tadındaki girişiyle başladı, bir süre sonra bir daha alınamayacak şekilde baş rol flüte verildi. grieg'in rengarenk teması arada herkesin dudaklarının arasından fırlayı fırlayı veriyordu. pek hoştu.

ikinci bölüm satie'ye göndermeler, jazz esintileri, latin rüzgarları falan bayağı eğlenceliydi. sonata latino'nun tango, rumba, salsa gibi bölümlerini ayırt etmek yıllardır dans etmemiş benim için çok.. "kekremsi" oldu.

ama ben biste çaldıkları "gizemli füg"e bayıldım. nerden bulunur ki kaydı?

iyi bir konserdi yani. flüt oldu mu olmazsa olmaz tüftüf sesleri ve bence gereksiz aşırı tizler dışında. ani tizleşen seslerden utanıyorum, var mı psikolojik bir açıklaması? sanki birinin sesi bir anda abuk subuk çıkmış sanıyorum. ee, derler adama madem elalemin sesi uyduruk çıktı sanıyorsun, sen niye utanıyorsun?

işte mesela selim ışık
anlatmadan anlaşılana aşık
doğduğundan beri kalbinde bir delik
almak için bütün acıları içine
her zaman utanmıştır başkaları yerine*


*tutunamayanlar, oğuz atay. hafıza yanlışları için özür dilerim oğuzum atay.

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

"amerikan halkına demokrasilerinin inşası için yardım edin!"


bertell ollman'ın konuşmasını dinledim dün, sorusu şuydu: is capitalism compatible with democracy? cevabı da bu: hayır.

kapitalizm doğası gereği dar bir zümrenin ekonomik ve politik egemenliğini ifade ediyor. çoğunluk kuralına (ki burası bence sorunlu) dayanan demokrasi, o halde, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda çarpıtılıp bükülüyor. neticede, %90 dedi ama biz bilemedik, büyük çoğunluğun siyasete katılmasına izin vermeyen mevcut sistem demokrasi değildir. demokratik prensipler uygulandığında varılacak nokta sosyalizmdir. böyle diyor.

international endowment for democracy diye de bir organizasyon kurmuşlar. dünyanın dört bir yanından amerika'da demokrasiyi sağlamlaştırmak için fon topluyorlar. mesajları şu: amerikan diktatörlüğü sadece kendi vatandaşlarını değil, tüm dünyayı yakınen ilgilendiriyor. toplanan para da muhalif işçi gruplarına, muhalif medyaya, muhalif eğitime, antidemokratik amerikan eylemlerini inceleyen araştırmalara gidiyor.
kapitalizme bu adamların en güçlü olduğu sahada karşı gelmek çok da umut verici gelmedi bize. ama itiraf etmeli, dikkat çekici bir kampanya.

Pazar, Mayıs 07, 2006

KALIMERA!!!


sevgili ve ben bir haftadir yunanistandaydik. uzo ictik. musakka yedik. yedigimiz ictigimiz bize kalsin, bol bol da fotograf cektik. yunanlilara "komsu komsu huu huu" dedik, anlamdilar mi, "yasu" dedik gectik. renkli giydik. trenlerde uyuduk. her gun 25 saat yuruduk. ayaklarimiz asindi, yollar asinmadi, biz de "yasos" gibi bir sey dedik, evimize geri donduk.

atina'nin en guzel iki kizi. afrodit ve osquee.. :)

atina'da ilk dakikalar. yorgunluk.

baska bir avrupa mumkun.

forum alaninda ilk dakikalar.

ermeni-fransiz-yunanli-komunist amcayla toplu fotograf. "nous devons consturire l'avenir." demisti. bir ben anlamistim. :)

urban art... tum sehir boyleydi. ve cok da guzeldi.

akropolis'e cikarken. donuste burada oturup kirmizi sarap ictik. harika bir yerdi.

antik kuntik onunde sevgili :P

forum konseri. [ki gidebilmek icin buyuk zorluk cektik, danimarkali cocuklar inatla town hall diye bir kulup aramam?z gerektigini soyledi. meger gercekten town hall imis. sevgili tahmin etmisti.]

sehir merkezinde forum konseri.

forum merkezi onu kayit kuyrugu.

forum merkezi. ic mekan. her dilden insan.

tariq ali. s�zde medeniyetler catismasi ve terore karsi kuresel savas uzerine konusmasini yaparken. soyle baslamisti: 11 eylul saldirilari sonrasinda, bush "bizim hayat tarz�m�z� degistiremeyecekler" demisti. iki yonden yanlisti bu. birincisi, dertleri kendi yasam tarzlariylaydi, ikincisi, amerikalilarin yasami cok radikal bir birimde degisti....

afrodit-pan-eros (evet, sandaletiyle kendisine ahlaksiz fikirler veren pan'i tehdit ediyor!)

national museum onunde bulutlar ve sutunlar.

national museum'un basamaklar�nda uyuyan kamufle adam.

cicekci dukkanlari arasinda hippi sevgili.

en guzel sokakta sezin, secil, can. agora yolunda. kosarak, ne yazik ki..

en guzel sokakta copler ve muzik.

selanik'te sabah. en yorucu tren yolculugu sonrasinda. kahve ve sandovic. aristo meydan�. deniz kenari.


yunanistan hatırası
musakka. akropolis. sevgili. partenon. zeus tapınağı. laterna. mask. müzik. çiçek.

Pazar, Nisan 30, 2006

uzo-sirtaki-buzuki-yannis-ritsos

2-7 mayıs arası atina'dayım...

uyku perisine


gece üzerimde tüy gibi hafif.. kalın bir yorgan gibi çökmüyor ki uyuyayım.. saatlerim geç. üç dört akşamüstü kadar geç. bekliyorum. uykumu.

Cumartesi, Nisan 29, 2006

cumartesi gecesi konseri : zoltan kocsis

W.Amadeus Mozart - K.475 No:3 Do minör, Fantasia
Ludwig Van Beethoven - Sonat: Op 111 Do minör
Franz Schubert - Sonat: Si Bemol Majör

üstelik "dahi", "piyano kralı", "klavye mucizesi" Zoltan Kocsis çalıyor. kendi kendime cumartesi gecesi konseri. belki de olabilecekler arasında en iyisi. sadece dinlemek değil. piyanonun üzerine yansıyan tavan süslemeleri, seyirciler, susuşlar, alkışlar.. 8 sene önce orda bir salonda müzik yapılmış olması ve bu gece benim burda, annemin televizyon odasında o konseri seyrediyor olmam, seyirciler arasında belki bugün çoktan ölmüş insanları görüyor olmam..

kendimi kaybettim galiba, "separation of time&space", soc101 :) ! olur arada..

Cuma, Nisan 28, 2006

simi'nin yorumu üzerine pembe ve siyah

sevgilinin benlik yönetimi üzerine bir teorisi var. daha geçen gün bildirdi felsefecilere. postmodern insanın bölük pörçüklüğünü baz alıp "bölünerek çoğalmanın etiği"ne varıyor. bol bol yaşamalı diyor felsefeci. benliğini bölüp farklı zaman dilimlerinde farklı insanlar olmalı ve bunu sonuna kadar yaşamalı. sadece roller ve kimlikler değil bahsettiği, daha çok insanın içinden harekete geçen bir şey. bu kadar basit değil elbet. kendisi de yazacak -umarım- yakında sitesine. okursunuz...

ben, tabii kuramsal olarak güdük olsa da, bunu hep düşünmüşümdür. her şeyi yaşamalıyım, diye üzerine basa basa çok kişiye, defalarca söylemişimdir. hatta -kendimize isim taktığımız dönemlerde, didem iyi bilir- içimde var olması olası kişilerden üçünü seçip isimlendirmişimdir. onlardan biri didem'in çok sevdiği martı'ydı, siyah giyinir, daha çok dünya ile entellektüel ilişkiler kurardı. bir diğeri ise küçük bir çocuktu, naif ve kırılgandı, pembe giyerdi.

[böyle biri mutlu diğeri mutsuz gibi bir şey yok. ÖSS'ye hazırlanırken azdı mesela o pembeli olan. okul forması pespembe kesti. çorap pembe, ayakkabı pembe hırka pembe. koca kız pamuk helva gibi gezdim bir yıl..]

bir sene oluyor gene hakimdi. (ben bunu biraz da fransızca öğrendiğime yoruyorum. haftada 6 saat 50 kelimeyle düşünmekten 2-3 yaşındaki bir çocuk moduna girdim iyice. yok kardeşim belli bir yaştan sonra dil öğrenmemek lazım...!) sayfam da pespembeydi işte. ama geçenlerde o kadar gözümü rahatsız etti, o kadar battı ki bana sayfanın rengi, anladım, siyah vaktim gelmiş benim.

her yetişmekte olan weberci insan gibi ben de tutarlı bir bütün haline geliyorum galiba zaman içerisinde. o ilk gençlikteki karmaşık ruh, bölünmüş benlik falan giderek silikleşti, yoğuruldu, bir araya geldi. "sağlıklı sosyalleşmiş birey" oldum. artık tanıyorum kendimi, ve biliyorum -hemen hemen- şeylere vereceğim tepkiyi. ama yine de, böyle bir pembe-siyah gelgiti kaldı bana yadigar, belki bunun bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak bölerim ileride benliğimi, kim bilir!?

şimdilik siyah...

yaşasın asabiyet!

Salı, Nisan 25, 2006

çığ gibi büyüyen asabi politika hareketi - ya da zoraki kahraman

aşina olmayanlar için değineyim, boğaziçinde böyle bir her koyun kendi bacağından asılır atasözü parola gibidir. sınav öncesi üç beş kişi bir arada çalışır belki, ancak bir fayda bir çıkar varsa. ...gibi genellemeye çok yatkınım. ama geçtiğimiz hafta boyunca bana bunun aksini gösteren çok heyecan verici bir hadise yaşandı.

geçen haftasonu hiç memnun olmadığım bir dersin vizesine çalışacaktım az kalsın. "hiç memnun olmadığım"; çünkü öyle menem bir şey ki ne dersi çekilir, ne kitabı okunur, ne ödevi yapılır... öyle bir şey. "az kalsın"; çünkü derse başlamadan önce içimdeki eleştirel damar kabardı, yahu ben bu düşündüklerimi bir yazayım hocaya, içimde patlamasın dedim. sonrası çok komik. önce bir email adresi aldım: asabiogrenci@... diye. adımı göstermeyeceğim ya. yazdım bir güzel. dersin şurası şöyle burası böyle, diye. bir de temkinli olmak adına tuttum bu yazdığımı asabiogrenci adresinden kendi adresime gönderdim. işte ölümcül hata o noktada gerçekleşti. bir anlık heyecanla tuttum kendime gelen maili, kendi adresimden, reply ettim, aynen hocaya gönderdim. "sent" yazdı. "ahhh" dedim.

geçmiş olsun. giden gitti. ne yapsam ne etsem, ulen yarın vize var, derken ikinci hata: bir mail daha attım hocaya, subject kısmında "aman hocam diğer mailimi sakın açma, virüs var!" nerden aklıma gelmişse...!

bir iki dakika sonra cevap geldi: virüs yokmuş, baktım.

ben de hemen dersi bıraktım :)


ertesi gün okulda bir dedikodu tufanı. benim hikaye dilden dile, kulaktan kulağa büyüdü büyüdü, ikinci kısmı unutuldu, ilk kısmı daha bir süslendi. en sonunda politika sınıfı benden bir halk kahramanı yarattı. meğer ne çokmuş derslerden, işleyişten şikayetçi olan! bir kaç gün içerisinde herkes birleşti, toplantılar yapıldı, metinler yazıldı, imzalar toplandı, hocalarla konuşuldu... bütün bunlar olurken, kantine giriyorum, söz gelimi, bizim sınıftan insanlarla karşılaşıyorum, offf alkış, kıyamet. işin aslı nasıl unutuldu, benim bireysel depresif hallerim nasıl kollektif bir kimlikte vücut buldu!?
[artık bir şefimiz var! her belayı o savar!]
en sonunda insiyatifimize bir isim de verildi: asabi politika hareketi.

bahar tatilinden sonra bir forum düzenlenecek hazırlık dahil 5 dönem politika öğrencileri tam kadro öğretim görevlileriyle... hey anam hey!
sonra da fasıla gidilecek.
:)
şaka maka, ben ilk kolpa kahramanlık sonrası çok da dahil olamadım çalışmalara, ama çok takdir ettim. önyargılarımdan utandım.