Perşembe, Mayıs 25, 2006

dönemin ilk finali tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı.

fransızca finali piyasaları salladı. iki gündür yavaşlata hızlandıra dinlediğim, sadece arapların aksanına vakıf olabildiğim iki saatlik cd son anda sınavdan çıkarılmış. dönem boyunca yapılan konulardan bir sayfa, son hafta yapılamayan konulardan başka bir sayfa olmak üzere sınav hazırlanmış. ne diyeyim sürprizlerle dolusun erhan hoca!

oturup total serialism yazmalı... yaza yaza yaz gelmeli.

Salı, Mayıs 23, 2006

şekilperver kraliçe

dikkat dikkat! medeniyetimiz büyük tehlike altında!

uğruna canların verildiği, tarihlerin yazıldığı, senfonilerin bestelendiği, ve dahi kıvanç sebebimiz, insanlığımız, biz... kurduğumuz yapılar, ilişkiler, iktisadımız, düzenimiz, geleneklerimiz... hepsine meydan okuyorlar. yüzyıllardır inşa ettiklerimizi yıkıp geçiyorlar. o kadar korunaklı sandığımız yaşamlarımızın ne denli tehdide açık olduğunu, ne kadar kolay yıkılabileceğini, delinebileceğini, evet bizim yaralanabilir olduğumuzu haykırıyorlar yüzümüze.

onlar: böcekler!

yüzlerce karınca, kanatlı örümcekler, çiyanlar... evimin yaratıkları. zaman içerisinde habitatımızdaki güç dengesini kendi leyhlerine çeviren, 100'ünü öldürdüğümde 1000 tanesi tezgahın üzerinde peydah olan, bu sabah elimde elektrik süpürgesiyle "pes! siz kazandınız, evrenimizin hakimi sizlersiniz!" dememe neden olan iğrenç, küçük haşereler.

o çirkin, bacak bacak vücutlarını, koca koca antenlerini, damar damar kanatlarını değil elbet, ama sanırım bu inanılmaz güçlerini kıskanıyorum bir yandan. temizleyip durduğun mutfağın içine ederim, deyişlerini; ben buralarda uçarken tuvalete biraz zor girersin, imalarını; işte bak her yanımdan bacak fışkırıyor, kaşın dur şimdi kıçımın homo sapiensi, alaylarını... o zaman ben de bir parça böcek olmak istiyorum.

[yoo katiyen kafkaesk bir şey yok burda. çok daha yüzeysel benim böcekliğim.]

okul yokuşlarında önüm sıra giden kızın sarı boyalı kafasına çantamı dannn diye geçirmek gibi, mesela. dönüp eli kafasında, n'oluyorsun yahu?, dediğinde eşek gibi sırıtıp basıp gitmek.

[haşa, kimsede paradigma kayması yaratacak kifayetim yok. zaten, ulu orta osuran-sıçan-kusmuğunu yiyen gençler popüler müzik kanallarında çokça izlenilirken, hatta her türlü köpekleşme tam teşekküllü bir biçimde normalleştirilip kanıksanırken benim proto-uyumsuz tavrımın farkına bile
varılmaz. ya temiz bir dayak yerim, ya iyi bir alay konusu olurum.]

yine de duvara karşıda dayak yedikçe kalkıp küfreden sibel kekilli gibi; zehirlenerek, ezilerek, süpürülerek soykırıma uğradıkça sanki küllerinden hayat bulan evimin karıncaları gibi... nedense bugün böcekleşmek istedim ben. öyle, maksat şekil olsun. :)

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

cuma akşamüstü macerası ve ölümsüzlük

kutsal amaçlar, yüce duygular hükmetmiyor bizim hayatlarımıza. en uzun vadeli plan "türkiye siyaseti sınavında ne yapacağım?", ki bakıyorum o da plan değil anca kaygı, iç sıkıntısı. bu sınavlar, sıkıntılar, günlük koşturmacalar sona erdiğinde cascavlak kalıveriyoruz ortada. anlamdan yoksun. anlama aç. sevgilinin defalarca dile getirdiği üzere, yaşadığımızı hissetmiyoruz böyle olunca.


kundera ölümle ölümsüzlüğün "marx ve engels gibi" birbirinden ayrılmaz olduğunu yazıyor, o vapurun tahta sırasında otururken dizlerim üzerinde açık duran kitabında. düşünüyorum, aylarca çalışıp mesela bir oyun sergilerdik. oyun, sonu/sonucu olurdu onca çalışmanın. ölümlü mü, ölümsüz müyüz, hatırlanacak mı, unutulacak mıyız, görürdük. insanın ölümü de böyle mi, soruyorum o an kendime. herkes kendi yaşamınca ölüyor, ölümünce ölümsüzleşiyor.

tabii, istisnaları da var. unutulmayacak kadar olağandışı bir felaket, belki de böyle bakınca, mutlu bir tesadüf gibi bulabiliyor adamı. amerika'ın iran'a sallayabileceği olası bombalardan biri tutar benim kafama düşer mesela. -ki öyle bir rotadan sapma olursa kesin benim kafama düşer, o ayrı- o zaman benim sıradanlığım hiç hesapta olmayan bir aksamayla sıradışılığa dönüşüverir ve beklenmedik biçimde ölümsüz olurum.

tam bunlar, belki de zaman döngüsündeki bir aksaklıktan dolayı bir kaç saniye önce, kafamdan geçerken. tüm vapur çığlık kıyamet ayağa kalkıyor. şaşkın, kaldırıyorum kafamı kitaptan: bir avare gezi teknesiyle çarpışmak üzereyiz. vapurun düdüğü avaz avaz bağırıyor. -bismillah! bismillah! diye haykırıyor yolcular. nedense bu bismillahlarda, aman allahımlarda o bahsettiğim ölümsüzlüğe kavuşacak olmanın sevincini sezer gibi oluyorum. ya da, ne bileyim, ölmeyecek de olsalar," şu yaşlarının şu ayında, filanca yerden falanca yere giderken, yani tüm o rutin içinde, büyük bir deniz kazası geçirmiş biri" olacak olmanın heyecanı mı demeliyim buna, bilmiyorum işte. gördüğüm ettiğim, gezi teknesi son anda dümen kırmayı becerip kazayı engellediğinde, vapurun üzerine kabus gibi çöken hayal kırıklığı.

bu kısacık olaydan dakikalar sonra, ben kitabıma dönerken, olası kaza üzerine konuşmalar dalga dalga sürüyordu. herkes yanındakine, sanki o da kendisiyle birlikte değilmiş gibi, tekne şöyle yaklaştı, düdükler böyle çaldı diye olayı tekrar tekrar naklediyordu.

anlatmak lazım, diye geçirdim içimden. yazmak, kaydetmek, göstermek lazım. ölümsüz olsun diye yaşantılar.. anlamlı olsun diye..

Perşembe, Mayıs 18, 2006


...

ben...

duruyorum ben bu aralar. saatler geçiyor, akşamüstü oluyor.

tütsü yakmayı seviyorum. yeni tütsülüğüm, değişik tütsülerim var. yakıyorum.

cam açmayı seviyorum. bütün kış kapalıydı. akvaryumda balık gibi yaşadık. şimdi sıcak hava. açıyorum. tütsünün bütün dumanı dışarıya çıkıyor.

pencereyi açıp parmak ucunda dışarıya sabun köpüğü üflediğimi hatırlıyorum. gülüyorum.

eski yazdıklarımı okuyorum, yeni bir şeyler yazabilmeyi umuyorum. kendimi komik buluyorum. buldum mu bir kez daha gülüyorum.

viyolonsel çalıyorum. parmaklarım acıyor. kollarım yoruluyor, sesler hala çirkin çıkıyor. o zaman herhangi bir çello parçası açıyorum, playback yapıyorum.

bir arkadaş geliyor bende kalıyor mesela, konuştukça görüyoruz hayatlarımız sarmal olmuş. sonra sözcükler bitmeden bakıyoruz güneş doğmuş.

karşı damdaki paçalı beyaz güvercinlerin arasına kocaman bir martı konuyor. kaçışıyor güvercinler. "nerelerdeydin sen?" diyorum. göz kırpıyor, ya da ben öyle sanıyorum.

bugün evden çıkmadan saçıma kocaman bir çiçek takıyorum. görenler gülecek bana, diye geçiriyorum içimden. aynaya dil çıkarıyorum.

hayat komik geliyor bana zaman zaman.

Cuma, Mayıs 12, 2006

silk road journeys

yo-yo ma & the silk road ensemble
when strangers meet
bir süre önce tesadüf eseri keşfettiğim çok ünlü bir çellist yo-yo ma. brahms'ın viyolonsel sonatlarını çalıyordu aldığım albümde ve sevgiliyle beni kendine hayran bırakmıştı. bu sefer yine tesadüfen bu albüm geçti elime. hiç bakıp etmeden cd playera koydum. ilk şarkı uzun, upuzun bir moğol vokaliydi. dakikalar geçmesine rağmen çello duyamayan obsesif kafam -ki o an schonberglerle scriabinlerle meşgüldü- hemencik sıkıldı.

ancak ikinci kez dinlemeye başladığımda nasıl bir hazineyle karşı karşıya olduğumu fark ettim. utandım kendimden.

3 yıllık bir çalışmanın eseri silk road journeys. yo-yo ma ortadoğulu ve asyalı müzisyenlerle buluşuyor. ney, santur, sheng, tabla, pipa, kemençe, morin khuur, erhu.. 16 besteci, 40'tan fazla müzisyen, ethnomüzikologlar.. söylenecek çok şey var hakkında, defalarca dinledikten sonra.

buyrun siz de dinleyin!


özellikle 5. parça moon over guan mountains'a dikkat!

Perşembe, Mayıs 11, 2006

çok yıllık kalkınma planı

"Kendini bana sunan her şeyi, yetişmekte, solumakta ya da ölmekte olan her şeyi ya da ölmüş olanı daha da büyük biçimlendirmem gerek. Doğanın, yaşamın, düşlerin, duyguların bana sunabildiğinden daha çoğunu yaşamam, daha çoğunu algılamam, daha büyüğünü duymam gerek. Her nesneyi, her canlıyı, her insanı, anlık her görüntüyü yaşantıya dönüştürmeliyim. Yaşamı büyütmek, kendimce geliştirmek, derinleştirmek, genişletmek, rüzgarlarla estirmek, yağmurlarla yağdırmalıyım, ta ki kendimi canlı ya da cansız, doğmuş ya da doğmamış tek bir nokta olarak görene dek. Ve kendi üzerimde kurduğum bu egemenlikle ölümü de büyütmem gerek. Yaşamım, ölümüm her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı."

Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk

flütle caza yolculuk


Halit Turgay (flüt) / Junko Nakamuro (piyano)

J.S.Bach Sonat sol minör, E. Grieg keman sonatından uyarlama, Denis Bedard Sonat, Piazzolla Fuga y Misterio, Mike Mower Sonata Latino.

ilk bölüm piyanonun klavsen tadındaki girişiyle başladı, bir süre sonra bir daha alınamayacak şekilde baş rol flüte verildi. grieg'in rengarenk teması arada herkesin dudaklarının arasından fırlayı fırlayı veriyordu. pek hoştu.

ikinci bölüm satie'ye göndermeler, jazz esintileri, latin rüzgarları falan bayağı eğlenceliydi. sonata latino'nun tango, rumba, salsa gibi bölümlerini ayırt etmek yıllardır dans etmemiş benim için çok.. "kekremsi" oldu.

ama ben biste çaldıkları "gizemli füg"e bayıldım. nerden bulunur ki kaydı?

iyi bir konserdi yani. flüt oldu mu olmazsa olmaz tüftüf sesleri ve bence gereksiz aşırı tizler dışında. ani tizleşen seslerden utanıyorum, var mı psikolojik bir açıklaması? sanki birinin sesi bir anda abuk subuk çıkmış sanıyorum. ee, derler adama madem elalemin sesi uyduruk çıktı sanıyorsun, sen niye utanıyorsun?

işte mesela selim ışık
anlatmadan anlaşılana aşık
doğduğundan beri kalbinde bir delik
almak için bütün acıları içine
her zaman utanmıştır başkaları yerine*


*tutunamayanlar, oğuz atay. hafıza yanlışları için özür dilerim oğuzum atay.

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

"amerikan halkına demokrasilerinin inşası için yardım edin!"


bertell ollman'ın konuşmasını dinledim dün, sorusu şuydu: is capitalism compatible with democracy? cevabı da bu: hayır.

kapitalizm doğası gereği dar bir zümrenin ekonomik ve politik egemenliğini ifade ediyor. çoğunluk kuralına (ki burası bence sorunlu) dayanan demokrasi, o halde, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda çarpıtılıp bükülüyor. neticede, %90 dedi ama biz bilemedik, büyük çoğunluğun siyasete katılmasına izin vermeyen mevcut sistem demokrasi değildir. demokratik prensipler uygulandığında varılacak nokta sosyalizmdir. böyle diyor.

international endowment for democracy diye de bir organizasyon kurmuşlar. dünyanın dört bir yanından amerika'da demokrasiyi sağlamlaştırmak için fon topluyorlar. mesajları şu: amerikan diktatörlüğü sadece kendi vatandaşlarını değil, tüm dünyayı yakınen ilgilendiriyor. toplanan para da muhalif işçi gruplarına, muhalif medyaya, muhalif eğitime, antidemokratik amerikan eylemlerini inceleyen araştırmalara gidiyor.
kapitalizme bu adamların en güçlü olduğu sahada karşı gelmek çok da umut verici gelmedi bize. ama itiraf etmeli, dikkat çekici bir kampanya.

Pazar, Mayıs 07, 2006

KALIMERA!!!


sevgili ve ben bir haftadir yunanistandaydik. uzo ictik. musakka yedik. yedigimiz ictigimiz bize kalsin, bol bol da fotograf cektik. yunanlilara "komsu komsu huu huu" dedik, anlamdilar mi, "yasu" dedik gectik. renkli giydik. trenlerde uyuduk. her gun 25 saat yuruduk. ayaklarimiz asindi, yollar asinmadi, biz de "yasos" gibi bir sey dedik, evimize geri donduk.

atina'nin en guzel iki kizi. afrodit ve osquee.. :)

atina'da ilk dakikalar. yorgunluk.

baska bir avrupa mumkun.

forum alaninda ilk dakikalar.

ermeni-fransiz-yunanli-komunist amcayla toplu fotograf. "nous devons consturire l'avenir." demisti. bir ben anlamistim. :)

urban art... tum sehir boyleydi. ve cok da guzeldi.

akropolis'e cikarken. donuste burada oturup kirmizi sarap ictik. harika bir yerdi.

antik kuntik onunde sevgili :P

forum konseri. [ki gidebilmek icin buyuk zorluk cektik, danimarkali cocuklar inatla town hall diye bir kulup aramam?z gerektigini soyledi. meger gercekten town hall imis. sevgili tahmin etmisti.]

sehir merkezinde forum konseri.

forum merkezi onu kayit kuyrugu.

forum merkezi. ic mekan. her dilden insan.

tariq ali. s�zde medeniyetler catismasi ve terore karsi kuresel savas uzerine konusmasini yaparken. soyle baslamisti: 11 eylul saldirilari sonrasinda, bush "bizim hayat tarz�m�z� degistiremeyecekler" demisti. iki yonden yanlisti bu. birincisi, dertleri kendi yasam tarzlariylaydi, ikincisi, amerikalilarin yasami cok radikal bir birimde degisti....

afrodit-pan-eros (evet, sandaletiyle kendisine ahlaksiz fikirler veren pan'i tehdit ediyor!)

national museum onunde bulutlar ve sutunlar.

national museum'un basamaklar�nda uyuyan kamufle adam.

cicekci dukkanlari arasinda hippi sevgili.

en guzel sokakta sezin, secil, can. agora yolunda. kosarak, ne yazik ki..

en guzel sokakta copler ve muzik.

selanik'te sabah. en yorucu tren yolculugu sonrasinda. kahve ve sandovic. aristo meydan�. deniz kenari.


yunanistan hatırası
musakka. akropolis. sevgili. partenon. zeus tapınağı. laterna. mask. müzik. çiçek.

Pazar, Nisan 30, 2006

uzo-sirtaki-buzuki-yannis-ritsos

2-7 mayıs arası atina'dayım...

uyku perisine


gece üzerimde tüy gibi hafif.. kalın bir yorgan gibi çökmüyor ki uyuyayım.. saatlerim geç. üç dört akşamüstü kadar geç. bekliyorum. uykumu.

Cumartesi, Nisan 29, 2006

cumartesi gecesi konseri : zoltan kocsis

W.Amadeus Mozart - K.475 No:3 Do minör, Fantasia
Ludwig Van Beethoven - Sonat: Op 111 Do minör
Franz Schubert - Sonat: Si Bemol Majör

üstelik "dahi", "piyano kralı", "klavye mucizesi" Zoltan Kocsis çalıyor. kendi kendime cumartesi gecesi konseri. belki de olabilecekler arasında en iyisi. sadece dinlemek değil. piyanonun üzerine yansıyan tavan süslemeleri, seyirciler, susuşlar, alkışlar.. 8 sene önce orda bir salonda müzik yapılmış olması ve bu gece benim burda, annemin televizyon odasında o konseri seyrediyor olmam, seyirciler arasında belki bugün çoktan ölmüş insanları görüyor olmam..

kendimi kaybettim galiba, "separation of time&space", soc101 :) ! olur arada..

Cuma, Nisan 28, 2006

simi'nin yorumu üzerine pembe ve siyah

sevgilinin benlik yönetimi üzerine bir teorisi var. daha geçen gün bildirdi felsefecilere. postmodern insanın bölük pörçüklüğünü baz alıp "bölünerek çoğalmanın etiği"ne varıyor. bol bol yaşamalı diyor felsefeci. benliğini bölüp farklı zaman dilimlerinde farklı insanlar olmalı ve bunu sonuna kadar yaşamalı. sadece roller ve kimlikler değil bahsettiği, daha çok insanın içinden harekete geçen bir şey. bu kadar basit değil elbet. kendisi de yazacak -umarım- yakında sitesine. okursunuz...

ben, tabii kuramsal olarak güdük olsa da, bunu hep düşünmüşümdür. her şeyi yaşamalıyım, diye üzerine basa basa çok kişiye, defalarca söylemişimdir. hatta -kendimize isim taktığımız dönemlerde, didem iyi bilir- içimde var olması olası kişilerden üçünü seçip isimlendirmişimdir. onlardan biri didem'in çok sevdiği martı'ydı, siyah giyinir, daha çok dünya ile entellektüel ilişkiler kurardı. bir diğeri ise küçük bir çocuktu, naif ve kırılgandı, pembe giyerdi.

[böyle biri mutlu diğeri mutsuz gibi bir şey yok. ÖSS'ye hazırlanırken azdı mesela o pembeli olan. okul forması pespembe kesti. çorap pembe, ayakkabı pembe hırka pembe. koca kız pamuk helva gibi gezdim bir yıl..]

bir sene oluyor gene hakimdi. (ben bunu biraz da fransızca öğrendiğime yoruyorum. haftada 6 saat 50 kelimeyle düşünmekten 2-3 yaşındaki bir çocuk moduna girdim iyice. yok kardeşim belli bir yaştan sonra dil öğrenmemek lazım...!) sayfam da pespembeydi işte. ama geçenlerde o kadar gözümü rahatsız etti, o kadar battı ki bana sayfanın rengi, anladım, siyah vaktim gelmiş benim.

her yetişmekte olan weberci insan gibi ben de tutarlı bir bütün haline geliyorum galiba zaman içerisinde. o ilk gençlikteki karmaşık ruh, bölünmüş benlik falan giderek silikleşti, yoğuruldu, bir araya geldi. "sağlıklı sosyalleşmiş birey" oldum. artık tanıyorum kendimi, ve biliyorum -hemen hemen- şeylere vereceğim tepkiyi. ama yine de, böyle bir pembe-siyah gelgiti kaldı bana yadigar, belki bunun bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak bölerim ileride benliğimi, kim bilir!?

şimdilik siyah...

yaşasın asabiyet!

Salı, Nisan 25, 2006

çığ gibi büyüyen asabi politika hareketi - ya da zoraki kahraman

aşina olmayanlar için değineyim, boğaziçinde böyle bir her koyun kendi bacağından asılır atasözü parola gibidir. sınav öncesi üç beş kişi bir arada çalışır belki, ancak bir fayda bir çıkar varsa. ...gibi genellemeye çok yatkınım. ama geçtiğimiz hafta boyunca bana bunun aksini gösteren çok heyecan verici bir hadise yaşandı.

geçen haftasonu hiç memnun olmadığım bir dersin vizesine çalışacaktım az kalsın. "hiç memnun olmadığım"; çünkü öyle menem bir şey ki ne dersi çekilir, ne kitabı okunur, ne ödevi yapılır... öyle bir şey. "az kalsın"; çünkü derse başlamadan önce içimdeki eleştirel damar kabardı, yahu ben bu düşündüklerimi bir yazayım hocaya, içimde patlamasın dedim. sonrası çok komik. önce bir email adresi aldım: asabiogrenci@... diye. adımı göstermeyeceğim ya. yazdım bir güzel. dersin şurası şöyle burası böyle, diye. bir de temkinli olmak adına tuttum bu yazdığımı asabiogrenci adresinden kendi adresime gönderdim. işte ölümcül hata o noktada gerçekleşti. bir anlık heyecanla tuttum kendime gelen maili, kendi adresimden, reply ettim, aynen hocaya gönderdim. "sent" yazdı. "ahhh" dedim.

geçmiş olsun. giden gitti. ne yapsam ne etsem, ulen yarın vize var, derken ikinci hata: bir mail daha attım hocaya, subject kısmında "aman hocam diğer mailimi sakın açma, virüs var!" nerden aklıma gelmişse...!

bir iki dakika sonra cevap geldi: virüs yokmuş, baktım.

ben de hemen dersi bıraktım :)


ertesi gün okulda bir dedikodu tufanı. benim hikaye dilden dile, kulaktan kulağa büyüdü büyüdü, ikinci kısmı unutuldu, ilk kısmı daha bir süslendi. en sonunda politika sınıfı benden bir halk kahramanı yarattı. meğer ne çokmuş derslerden, işleyişten şikayetçi olan! bir kaç gün içerisinde herkes birleşti, toplantılar yapıldı, metinler yazıldı, imzalar toplandı, hocalarla konuşuldu... bütün bunlar olurken, kantine giriyorum, söz gelimi, bizim sınıftan insanlarla karşılaşıyorum, offf alkış, kıyamet. işin aslı nasıl unutuldu, benim bireysel depresif hallerim nasıl kollektif bir kimlikte vücut buldu!?
[artık bir şefimiz var! her belayı o savar!]
en sonunda insiyatifimize bir isim de verildi: asabi politika hareketi.

bahar tatilinden sonra bir forum düzenlenecek hazırlık dahil 5 dönem politika öğrencileri tam kadro öğretim görevlileriyle... hey anam hey!
sonra da fasıla gidilecek.
:)
şaka maka, ben ilk kolpa kahramanlık sonrası çok da dahil olamadım çalışmalara, ama çok takdir ettim. önyargılarımdan utandım.

severim güneşi ve çimlerde oynamayı

ayşin ve beste. uluslararası ilişkiler
vizesinden önce. kuzey çimler.

..

..

Pazartesi, Nisan 24, 2006


gunesli gunlere...!

Çarşamba, Nisan 19, 2006

yeni arkadaşım

Tesadüflere mi inanmalı, gerekliliklere mi, kadere mi? Sanki her şey önceden hesaplanmış, hayatıma kimler girecekse tek tek saptanmış.
dün akşam petekte otururken ve konuşurken ve anlarken, böyle dedi -nasıl olur, istanbul'da 6 milyon kız var, neden sen, neden ben... kader mi bu, dedi.
daha önce de oldu böyle şeyler, alışığım aslında. ama hala şaşıyorum, hala seviyorum dünyanın oyunlarını; dün gece iki kızıla boyalı saçlı, mor converseli kızı boğaza karşı yan yana oturtan, kıkır kıkır güldüren minik hesaplarını.

Cumartesi, Nisan 15, 2006

so blue... ya da siyaset biliminin insandan götürdükleri

bir yanlış karar ya da karar verilmeden yapılan bir iş insanın hayatını nasıl mahveder... işte benim bütün hikayem. iyisiyle kötüsüyle bir tane hayat var elimde ve çeşitli baharatlar bu hayattan ne pişer diye. bazı şeyleri yapmak hoşuma gidiyor, hep böyle üzgün değilim. güzel bir müzik, iyi bir roman, yakın bir dost... küçük anlar, ve kısa anlardan medet uman sıradan bir insan işte, topu tamamı. bütün gün sıkılıp bunalıp akşam bir saatliğine kafamı dinlesem kar gibi. ya da şimdi çello çalmaya çalışıp yayın ağırlığından ruhuma bir parça anlam katmaya çalışır gibi. onun dışında sık sık sinir krizleri, ağlama nöbetleri, isyanlar. en büyük dert de bu okula nereden geldim.
[aslında benim için tuhaf bir şey değil bu; xxxx'e mesaj göderin falınız cebinize gelsin mesajına da cevap veririm ben, otistiklik var biraz, daha doğrusu komutlarla yaşama işte. düşünmeden. karar vermeden. bir zamanlar birileri çalışan kazanır, sen de çalış kazan, falan demiş besbelli ben de herkesin gittiği yoldan gidedurmuşum. sonra birden durmuşum. kendimi bomboş bulmuşum.]
ilkokul 4. sınıftaydık. sınıf arkadaşlarımı örgütlemiş, bir oyun çıkartalım demiştim. olmadı sonra, çalıştık falan ama beceremedik, tam hatırlayamıyorum. ama hep "tiyatrocu" olacaktım o zamandan sonra. bir yandan da bale vardı zaten.
sonra orta 1'de tiyatro insan'a gitmeye başladım. ama nasıl, sabah akşam. akımda başka bir şey yok. sonra okulda devam etti. liseye geçti benle, atölyelere girdi çıktı, kuram kuram kitaplar devirdi, bordo bordo perdeler önünde ışıl ışıl gözlerle bekledi. şimdi bana çok uzak, çok yabancı bir heyecandı o. çocuk gibi, deli gibi bir şey. tadını, rengini unuttum ama kokusu aklımda az çok. toz, pudra ve hipnotik poison. başka biri olmak, ne kadar da deli manyak bir şey, aklım almıyor. dedim ya şimdi çok uzağım o ruha.
lise sonda bir şeyler oldu, hatırlamıyorum. boğaziçi üniversitesi'ne girdim. siyaset bilmeye çalışıyorum. haftada bir gibi dönemsel delilikler yaşıyorum. oturuyorum. oturdukça içime rum ateşi döküyorlar. ben de ağlıyorum.
[ağlayamayanlar için teknikler vardı, spota bakarlardı. ben ağlardım, eşek gibi her anı yaşardım.]
bugün öyle bir gün biraz. ben ne yapıyorum yahu günü. hayallerimi kaybettim günü. olmak istemediğim biri mi oluyorum, biraz da; hatta, bu hayat bana ait değil gibi, az buçuk.
bugün konservatuvar sınavlarını araştırdım. 21 yaşını doldurmamış olmak gerekiyormuş. ben 21 yaş 5 aylığım.
ben tam bir aptalım.
neler olacak belli aslında, bundan gayrı yazılmış tirad. okul ıkına sıkına biter. boktan bir şirkette işe başlanır. ayda bir tiyatroya gidilir belki. hiç umutlu değilim ama cumartesi falan vakit ve para bulunursa çello hocası gelir. sıkıntıdan her gün daha çirkinleşen yüzümün çizgileri boktan bir dizi karşısında gevşer, uyuyakalırım.
rüyamda belki o kıpır kıpır hisleri duyarım karnımda. perde açılmadan az önceki. uyanınca hatırlamam. bir hata ya da şaşkınlık ya da dalgınlık anında giriverdiğim büyüklerin dünyasında var olmaya devam ederim. belki.
olmak ya da olmamak
işte bütün mesele bu.

Cuma, Nisan 14, 2006


yossi lemel.

benden bunlar bunlar

leylekler geldi, bahar geldi, ilk kısa kollu denemeleri başarıyla sonuçlandı.
zaman çok hızlı aktı.
sınavlar geldi, okumalar -hala- yapılmadı.
ama şöyle bir şeyler oldu:

-avrupa sosyal forumuna gitmek için başvurduk.
pasaport yeniletme için ordan oraya koşturduk. yollarda yel vurdu, mu denir, hasta olduk. bir hafta yattık. [hastalık, yel vurması falan sadece bana oldu ama çoğuk kulağa daha güzel geliyor galiba :) ]

-çok korkunç bir rüya görüm, dudağım uçukladı.
[iki elimle büyük jestler yaparak isa'ya bir şeyler anlatıyorum. bir şeyler için özür diliyorum. bir şeyler için ondan yardım istiyorum. sanki beni duymuyor. o sırada, bacakları olmayan bir melek uçarak arkamdan yaklaşıyor. kartal pençesi gibi elleriyle omuzlarımdan tutup kaldırıyor beni. yukarılardan aşağılara bakarken, ve korkarken, mezarlığın üzerinde olduğumuzu görüyorum. öldüm mü ben şimdi, diyorum. evet, diyor. ve korkarak ve ağlayarak, kim gömdü beni, diyorum. aşağıyı gösteriyor, bakıyorum. ben, kefenimle falan, kendi kendime uzun bir kuyuya benzeyen mezarıma girmeye çalışıyorum.]
uzun zamandır kabus görmüyordum. en fazla kaçmaca kovalamaca, ya da klasik kendimi savunurken sesimin kısılıvermesi. bir hafta oluyor bunlardan uyanalı, kendime gelemedim hala.

-yossi lemel'in patlayıcı fikirler sergisini gezdik.
"adbuster abiler bunlar" dedi sevgili. grafikçi, reklam ajansı sahibi. bir yandan güçlü müşterilerine parlak fikirler bulurken bir yandan da sarsıcı politik afişler yapıyor. israil-filistin sorununa ilişkin "sınır" fotoğrafları, kavanozda ölü bir güvercini gösteren peace isimli işi falan çok güzeldi. bir siyaset bilimci olarak, içimden hep "ben de böyleee" dedim.

-maya deren'le ilgili bir belgesel seyredip maya deren olmaya karar verdim.
[sevgilim sağ olsun.]
şimdilik filmlerinde kullandığı tek notalık çello partisini çalışıyorum :Pp

-yo-yo-ma dinledim.
çok iyi bir çellist, herkeşler dinlesin.

-çok korkunç bir kadın -ya yok aslında sevimli- bize fal baktı.
her zaman inandım, her zaman inanacağım. kadınlı ailelerde çocuklar fallarla büyüyor galiba. nazar boncuklarıyla, okumalarla, telvelerle... bizde de her zaman -teyzem geldiğinde- kahveler pişer, fincanlar kapatılırdı. biraz oyun, biraz merak.
beyoğlundaydık. somonlu salata ve limonata. sevgilinin irlanda'daki işe başvurusu aklımızdaydı. sonra benim falcı kardeşim bir ampul gibi yandıp söndü sağ üst köşede. [hakikaten öyle ama, sabah kahvaltısını eder, kahvesini pişirir, falına bakar... ritüelöz biridir:) ] aradık sorduk, nerede fal baktırırlır en güzel diye. dedi krişna diye yeni bir yer açıldı hayal kahvesinin yanında. gittik.
neyse, kahvemizi içtik bekledik. sarışın, kısa saçlı bir kız gelip oturdu. necati'ye dönüp hani inanmıyordun fallara, diye başladı konuşmaya. sonra 15-20 dakikada bilimin ışığıyla aydınlanmış zihinlerimizi -benimki gerçi kapkara, hatta bembeyaz, tabula rasa- altüst etti.
ben acayip sanatçı ruhluymuşum bir kere -teşekkürler teşekkürler- bir çok alanla uğraşıyorsun ve başka bir meslekte -bankacılık dedi tipik- hiç mutlu olamazsın dedi. çok da şanslı bir hatunmuşum, ama elimdekiler içerisinde hiçbir şeye yoğunlaşamıyormuşum; ikinci kısmını biliyorum gerçekten. çok bayraklı bir şirkette 1,5 sene kadar çalışacakmışım ama mutlu olmayacakmışım, bırakacakmışım. içimde bir anane bir de yedi yaşında çocuk varmış. bu anane psikolojisinden kurtul artık dedi. 2 senedir öylece oturuyorsun, elindeki ve içindekilere rağmen, nedir seni böyle oturtan, dedi. bıyık altından gülüş yaptım. sonra necatiyle hiç tanışmamalıymışız biz meğer. -bir hafta sonra da zaten sorun çıkmış dedi ya yuuuh!- ama artık kader ilişkisi olmuş. ikimiz de yurt dışına çıkacağımız halde oralarda buluşma şansımız varmış. sonra bir sürü tarihler olaylar, yakın ve uzak geleceğe dair.
kızın adı dilek. her şeyi "şöyle şöyle şöyle, diyorlar" diye anlatıyor. diyenlerin adını bilmek istemiyorum. ama biraz ara koyduktan sonra tekrar kıza gitmek istiyorum.

-yay çekemedim.
çok zor, çıldırtıcı.



böyle kısa kısa geçtim işte. daha sonra ayrıntılı yazacağım, kendime.

Pazar, Nisan 02, 2006

renkler ve leylekler ve charlie parker

geç uyanmak ve bunu dert etmemek.. bir şeyler okurken pencereyi açmak ve üşümemek.. kuş seslerinin, çocuk seslerinin birbirine karıştığını duymak ve ne kuşlara, ne de çocuklara özenmek.. "kahveyi artık azaltmış"ken -ve belki de daha çok bu yüzden- bir fincan irish creami koklaya tada, keyfine vara vara, uzun uzun içmek.. charlie parker dinlemek.. masanın dağınıklığını bile bir fotoğraf karesi estetiğinde görmek.. locke'tan, hobbes'tan kafamı kaldırıp "birşeyler yazayım" demek.. ve derken ve gülümserken carlie parker dinlemek.. tüm saatlerin akşamüstünü göstermesi.. balkonda oturmak, askılı bluzla hani.. bahar dalları falan.. ve renkler ve ışık.. saksafon hani.. bir martıyı takip ederken gökyüzünde, birden, çok daha yukarılarda sanki kayar gibi uçan 3 tane leylek görmek..

[ve ben zaten hiç kaçırmazdım gelişlerini demek. yıllarca her bahar izledim, hep öpücüklerimi gönderdim, iyi ki geldiniz, iyi ki havada gördüm sizi, bu yaz kanatlarınıza takılıp gezeceğim dedim, demek. sonra iki yıl göremedim ve tek suçlu okuldur dedim, demek. sonra bu bahar bir kaç hafta önce yaban kazlarını takip etmişken havada şimdi bu öncü üç leylek ve bir kaç dakika sonra çok daha kalabalık bir grup, öbek öbek, daire daire.
]


fotoğraf makinam burada değil şimdi ama tüm geçit töreni gözbebeklerimin gerisinde hapis. eski baharlarda olduğu gibi. yeni baharlarda olacağı gibi. bir yerlerde bumbum bas, kadife kadife saksafon.

Cumartesi, Nisan 01, 2006


Baslangic

Doganin bana verdigi bu odulden
Cildirip yitmemek icin
Iki insan gibi kaldim
Birbiriyle konusan iki insan.

.

Edip Cansever

akşamüstü güney kampüs




sevgili mezun olacak bu yıl. düşünmesi, karar vermesi gereken yığınla şey var. ne masterı yapacak, çalışacak mı, askere mi gidecek... benim daha uzun bir zamanım var önümde. ama biliyorum, yetmeyecek. picasso geldi istanbul'a, aylarca kaldı. ve sırf aylarca kaldığı için, belki de, biz gidemedik! çünkü hep bugün-yarın dedik. büyük kararlar da aslında bu yöntemle alınıyor buralarda. hele bi 4. sınıf olayım da... diyeceğim. aklımın bir köşesinde "deniz kenarındaki iki katlı evin balkonunda yeni romanı üzerinde çalışan genç kadın" resmi kalacak. belki birilerinin yardımıyla ayarlanmış stajlar, biri el atar da iteklerse başlanacak bir iş.. belki, bilmiyorum. burada herkesin planları var gibi, halbuki. akıllı insanlar. önlerindeki 10-15 yıl planlı. ben bugün babama, müzisyen olacağım, dedim. ne bileyim, belki de onlar ben bilgisayar mühendisi olacağım ve zıkkımınkökünde 5 yıl çalıştıktan sonra armudunçöpünde daha yüksek bir kademeye sıçrayacağım dedikleri için -ki duydum!- böylesine mantık sınırlarını aşan, ipe sapa gelmez bir tepki duydum okula ve insanlara karşı. daha da yapmayacağım ya, çok saçma. belki de bir an önce büyümesi gereken benim. küçük kafalı olmadan. kendimden nefret edecek şeyler yapmadan.

yine de biraz daha sonra karar vereceğim ne yapacağıma. 3. sınıfta mesela. 3. sınıfın ortalarında, 2. döneminde falan.. şimdi misler gibi bir uyku çekeceğim. çünkü, uyku baldan tatlıdır.

Cuma, Mart 31, 2006

necla mucella'ya guzelleme... Posted by Picasa

Çarşamba, Mart 29, 2006

kalın sesli kızım necla dün saat 17.10 civarı dünyaya geldi.

bu viyolonsel almak öyle çok kolay bir şey değilmiş. 300 dolardan başlıyor fiyatları, hocamınki 25 bin ytl, ben onun yalancısıyım kaşıkçı elması değerinde 4 adet çello varmış dünyada. ama daha pahalı olması daha iyi olacağı anlamına da gelmiyor. misal, necla 300 dolarlık kore yapımı bir bebek. ama yan küvözde yatan, rengi sanki daha bir cool olan arkadaşı 450 dolar olmasına rağmen, valla hocamın yalancısıyım, hiç de iyi değilmiş; daha ağır ve boğukmuş. yani ben olsam kesin daha iyidir diye onu alırım. kıssadan hisse bu tarz şeyleri bir bilenle almak lazımmış.

sonra sevgili bütün istiklalde taşıdı neclayı. of bile demedi. zeynep'i gördük. çok güldü. yandın sen necati dedi.

sonra kısa bir ders için beşiktaşa gittik. ben böyle yay may çekeceğim sanmıştım. ama sadece şurası köprü burası can direği diye anlattı, fa anahtarı çizdi. sonra da iki tane video izledik. ilk gerçek dersim perşembe olacak. ama ben dün dayanamadım uydur kaydır çaldım biraz. doremi ve dahadünannemizin çaldım. vibrasyon yapmaya çalıştım. çok zormuş. neyse artık öğrenirim umarım. ya muhteşem bir şey.

iyi ki doğdun neclaa!!!!

Pazar, Mart 26, 2006

hasan ali toptaş - gölgesizler

hasan ali toptaş'ın 94'te yayınlanıp yunus nadi roman ödülünü alan kitabı gölgesizler. gölgelerini cebine koyup toz olanların hikayesini anlatıyor. bir köy, köyün muhtarı, bekçisi, berberi, kaybolan insanları. delileri. rüya, oyun, masal gibi bir yerlerde duruyor yine. hayatın toz uçuculuğundaki tadını, derisi kendisine dar gelen insanlarla, daha doğrusu o insanların boşluğuyla anlatıyor. kent ve kent, tüm karakterler iç içe giriyor, birbirlerinin rollerini oynuyorlar. bu benim h. a. toptaş'tan okuduğum 3. roman, daha önce bin hüzünlü haz, sonsuzluğa nokta, ve şiirlerini okumuştum. tam ifade edemeyeceğim -belki de hiç edilmemeli- ortak noktalar var yazdığı her satırda. bir yokluk, bir boşluk, arayış, bulamayış, ya da unutuş, ya da kendi bildiğini okuyucudan saklayarak yaratılan bir göğüs darlığı..

herkes okumalı, herkes!


[ps. bin hüzünlü haz için de şöyle bir şeyler yazmıştım daha önce, onu da iliştireyim:
doğu ve batı masalları, yikik dokuk cagdas hikayeler, boz bulanik bir hava icinde olabilirliklere tutuna tutuna surdurdugu arayista bir anlamda tam da roman sanatinin kendisini sorgulayan eser. yazarin degimiyle 'hikayesini ve kahramanini arayan' bin huzunlu haz, dilin sinirlarinda dolasirken kaniksanmis gerceklik anlayisini zorlar ve anlatisinda olaganustu hicbir yani yokmuscasina akarken yer yer kafka'ya yaklasir. karanliktir. guzeldir.]